Mehmet Akif Ersoy Şiirleri-Fatih Kürsüsünde / Vâiz Kürsüde
Mehmet Akif Ersoy Şiirleri-Fatih Kürsüsünde / Vâiz Kürsüde

Mehmet Akif Ersoy Şiirleri-Fatih Kürsüsünde / Vâiz Kürsüde

Vâizin söze başlamadan önce yaptığı giriş, Hazreti Peygamber’e dua ve salâvat kısmı: “Allah’a sığınırım, kovulmuş şeytandan. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım. Allah ve melekleri Peygamber’e salât edip onun şânını yüceltmektedir.” (Kur’an, Ahzâb, 56); “Ey mü’minler, siz de ona salât ve selâm edin… Ey Allah’ım, o Ümmî Resûl’e, onun yakınlarına ve dostlarına selâm olsun; onların şanlarını yücelt.”

“Onlar, Allah’ın göklerdeki ve yerdeki hükümranlığını görmüyorlar mı?..” (Kur’an, A’râf, 185)

Tutun da “zerre”lerinden, çıkın “sehâbiyye”
Denen yığın yığın eşbâh-i âsûmâniye;
Hülâsa, âlem-i imkânı devredin; o zaman
Şühûda bağlı bir îmanla hükmeder vicdan:
Ki hilkatin ne kadar şekli varsa: Ulvîsi,
Kesîfi, müdriki, uzvîsi , gayr-ı uzvîsi ;
Kemâl-i şevk ile mahkûmu aynı kânûnun…
Bütün şu’ûn-i avâlim tecelliyâtı onun.
Nedir ki etmededir fıtratın bu kânûnu,
Fezâyı, gökleri, deryâyı, deşti , hâmûnu ,
-Adımlarında zekâdan serî’ olup hattâ-
Esîri kaplayacak füshatiyle istîlâ?
Evet, soruldu mu idrâke ansızın bu suâl,
Lisân-ı hâli şu düstûru haykırır derhâl:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir. “

Konulsa rahle-i tedkîke hangi bir mevcûd;
Olur tekâsüfü bir sa’y-i dâimin meşhûd.
Ademle karşılaşan zıd vücûd olur, demeyin;
Onun mukâbil olan kutbu sa’ydir. Sa’yin
Gezip dolaştığı ıssız, çorak fezâ-yı adem;
Bakarsınız ki: Çıkarmış vücûda bir âlem.
Tevakkuf ettiği hestî-serây-ı dûra-dûr,
Görürsünüz ki: Ademdir… Ne bir ziyâ, ne de nûr!
Kulak verin de neler söylüyor, bakın idrâk:
Bu, lücce lücce tekâsüf, bu sa’y-i dehşet-nâk,
Belîğ sa’yidir ummân-ı kudretin, ezelî;
Hurûş-i feyz-i ezel her kutayresinde celî .
Mükevvenâtı ezelden halâs edip ebede
Sürükleyen; onu hayret-fezâ hüviyyette
Tekallübât ile bir müntehâya doğru süren;
Hem istikâmeti dâim o müntehâya veren,
İrâde hep ezelî sa’yidir, bakılsa, onun;
Kimin? O kudret-i mahzın, o sırr-ı meknûnun !
Ne dinlenir, ne de âtıl kalır, velev bir an,
Şu’ûn-i hilkati teksîf edip yaratmaktan.

Tasavvur eyleyelim şimdi başka bir kudret,
Ki hep kuvâyı doğurmuş, esâsı madde… Evet
Nedir bu? Başka değil, aynı cilvenin işidir:
Bütün ezeldeki sa’yin tekâsüf etmişidir.
Şu madde yok mu ki almakta birçok eşkâli ,
Onun da varmadadır sa’ye asl-ı seyyâli.
Neden mi? Çünkü bütün kudretin tekâsüfüdür.
Zaman da sa’ye çıkar: Çünkü hep onunla yürür.
Mekân da sa’ye varır: Sa’yi sıfra indiriniz,
Mekân tasavvur edilmez, muhâl olur hayyiz .

Ulûm-i şâhikadan fışkıran sütûn-i ziyâ
Dayandı göklere; lâkin yetişmiyor hâlâ,
Bülend nüsha-i îcâdın ilk sahîfesine.
Bu ilk sahîfe müebbed zalâm içinde yine!
Görünmüyor ki okunsun sevâd-nâme-i gayb,
Yakîne sed çekiyor her satırda yüz bin reyb .
Ziyâya doğru yüzüp gitmek istedikçe hayâl,
Sürüklüyor onu girdâba dalga dalga leyâl!
Meâl-i hilkate imkânı yok yetişmemizin;
Fakat, o nüsha-i tekvîn-i hayret-engîzin
Başında pek iri bir hatla parlıyor, yalnız
Şu cümleler ki, eğer görmemişseniz, alınız:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.”

Kamer çalışmadadır, gökle yer çalışmadadır;
Güneş çalışmada, seyyâreler çalışmadadır.
Didinmeden geri durmaz nücûm-i gîsûdâr ,
Bütün alın teridir durmayıp yağan envâr!
Yabancı sanmayınız seyredip de ecrâmı…
Bir eski âiledir, gökyüzünde ârâmı.
Şu var ki, merkezi tâ âsûmânda olsa bile,
Gelip gelip bizi besler kemâl-i minnetle.
Fakat bu âile hiç benzemez bizimkilere;
Bozuşmamış onun efrâdı belki bir kerre.
Lisân-ı hâl-i tabîat, lisandır onlara da,
Bir ihtisâs teâtîsidir dönen arada.
Bir ihtisâs ki pek incedir… Fakat keskin…
Ne hasbihâl-i semâvî! Nasıl belâğ-ı mübîn!
Görün şu âile efrâdının sevişmesini:
Küçük, büyüklerinin rûhu, kurretü’l-ayni ;
Büyük, küçükler için dâyedir, mürebbîdir …
Gider, hayâtını tanzîm eder, görür gözetir.
Güneş, ki âilenin mihriban reîsi odur.
Serîr-i muhteşeminden süzüp fezâyı vakûr
Nazarlarıyla arar her tarafta mevkibini;
Nasıl ararsa bir âvâre yâr-ı gâibini.
Bulunca hepsini artık o nâzenin sîne,
Alır birer birer âgûş-i hâr-i şefkatine.
Bu hânümânı tutan hep onun himâyesidir;
Üzerlerinde gezen sâye kendi sâyesidir.
O sâyedir ki: Yayıldıkça nûru eb’âda,
Hayât ışıkları başlar sarây-ı mînâda .
Evet, bu âile efrâdı durmuyor… El ele
Verip, ezelde çizilmiş bir istikâmetle,
Kemâl-i mümkini idrâke doğru hep koşuyor,
Fezâda füshati gördükçe büsbütün coşuyor!
Bu azm-i kâhiri nevmîd eder mi bir hâil?
Yolun uzunluğu zîrâ, vazîfesinde değil!

Ne ıttırâd-ı müebbed! Ne muntazam hareket!
Ya ellerindeki bernâmec , etseniz dikkat,
Bir incelikle mesaîyi münkasimdir ki:
Ne inceliktir o, kâbil değildir idrâki.
Görülmüyor birinin istirâhat eylediği…
Onun tevakkufu, zîrâ, bütün bir âileyi
Dakîkasında perîşân eder, ezer, bitirir.
Demek ki: İstese bir zerre bin cihan devirir!
Fakat o zerre için nerdedir atâlete meyl?
Bakın durur mu Süreyyâ , bakın durur mu Süheyl ?
Görüp Süheyl’ini Şi’râ da her zaman çalışır;
Bakar uzaktaki Ayyûk’a , Ferkadân çalışır.
Karârı yok hele Râmih’le A’zel’in bir an.
Hülâsa, his ile yâhud nazarla farkolunan
Nücûm-i nâ-mütenâhî bütün çalışmakta…
Sükûn tasavvuru kâbil mi bu’d-i mutlakta?

Bu mevkibin, gece gündüz koşan bu kâfilenin
Mürettebâtı, birer saltanatlı âilenin
Reîs-i dâimidir; vâkıâ bu âileler
Görünmüyor bütün eb’âdı yoklasak yer yer;
Fakat delâlet-i nûruyle gezseniz ilmin,
Vücûdu anlaşılır her adımda bin necmin.
Bu âilât-ı semâviyye ittihâd ederek,
Doğar ki sîne-i mînâda bir kâbile, gerek
Serîr-i şânı, gerek zâtı dâimâ mestûr
Kalan reîsine münkâd olup, sürekli, vakûr,
Fakat sevimli bir âheng-i tâm-ı vahdetle,
Çalışmadan geri durmaz o muhteşem kütle.
Bu kütle işte bizim kâinâtımızdır ki:
-Kuşatmasıyle berâber nazarda eflâki-
Hudûdu çevriliyor kehkeşan nitâkiyle.

Geçin nücûmu… Sehâbiyyeler de, hakkıyle
Tekâmül etmek için uğraşır, döner, didinir
Birer kâbile, birer kâinât-ı vâsi’dir.
Bu kâinât-ı semâviyyenin -ki bir takımı
Deminki âile şeklindedir- kalan kısmı,
Henüz meşîme-i hilkatte saklı efrâda.
Hayât vermek için muttasıl çalışmakta..

Nedir ki sâha-i kudret denen bu zıll-i medîd?
Ziyâ adımları hattâ mesâhadan nevmîd!
Nedir nizâm-ı mesâî bu küll-i sâ’îde ?
Nedir ki sevk ediyor hiç dağıtmadan ebede?
Bu bî-nihâye avâlim idâresiz yürümez…
Fakat idâre için hangi noktadır merkez?
Nedir ki mevki’i, eb’âda sığmayan bu yığın
İçinde, şimdi bizim kendi kâinâtımızın?
Harîm-i hikmet-i eşyâya hiç sokulmamalı:
O, bir cihân-ı muammâ ki büsbütün kapalı!

Bilir misin, ne kadar hîç imişsin ey idrâk!
Bu ukdeler edecek miydi böyle sîneni çâk?
Ya sen, ne âciz imişsin zavallı akl-ı beşer?
Mücâheden çıkacak mıydı bi’n-netîce heder?
Evet, avâlimi, hiç şüphe yok ki, bir kânûn
İdâre etmede… Lâkin nedir meâli onun?
Cihan şu gördüğümüz kitleden ibâret mi?
Bütün avâlim-i meşhûde, yoksa, hiç ismi
Bilinmeyen, sayısız, kâinât-ı uhrânın
Kemîne cüz’ü müdür? Mâverâsı ekvânın,
Adem değilse, nasıldır, nedir vücûdu aceb?
Neden bu leyl-i serâir açılmıyor, yâ Rab?

Bu cûş-i cür’eti etmekte ansızın mebhût,
Şu ses ki, mevc-i bülendiyle çalkanır melekût:
“Unutma kendini, hem bilmiş ol ki ey insan,
Müebbeden kalacak hilkatin esâsı nihan.
Semâyı alması kâbil mi bir avuç hâkin?
O sâhalar ki, yetişmez ziyâ-yı idrâkin,
Tasavvur et: Ceberûtum için bidâyettir!
Mükevvenât ki fikrince bî-nihâyettir,
Kemîne zerresidir âsûmân-ı hilkatimin.
Gelip kenârına ummân-ı sermediyyetimin,
Rükû eder ebediyyen, kıyâm eden idrâk;
Zekâ sücûda varır, vehm olur karîn-i helâk.
Senin o sâhada yoktur işin! O sâha, benim,
Bütün halâika mesdûd Kâbe Kavseyn’im!
Harîmi, zâir-i tahmîn için küşâde değil;
Sarây-ı vahdetimin durma karşısında, çekil!
Çekil de feyz-i mübînimle tâ ezelde sana
Müsahhar eylediğim bir cihânın ortasına
Atıl… Fezâyı dolaş, âsûmâna çık, yere in;
Lisân-ı gaybım olan beyyinât-ı hikmetimin,
Vücûdu inleten âheng-i yek-meâlini duy!
Düşünme haydi şu âheng-i sermediyyete uy:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış, çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.”

Alın da bir küçücük taş, ziyâ-yı ilme tutun,
Bütün nikâtını evvelce; sonra, kalkın onun
Bakın vücûduna bir hurdebîn alıp, lâkin,
Bu hurdebîn olacak kendi nûru idrâkin.
Zemin kadar büyütün; âsûmân kadar büyütün;
Hülâsa, koskocaman bir cihan kadar büyütün;
Görürsünüz ki: O bir damlacık vücûduyle
Katılmak isteyerek durmayıp giden seyle,
Önünde azmine hâil ne varsa, hep aşıyor.
Demek ki: Şimdi bu taş canla, başla uğraşıyor.
“Bütün avâlimi lebrîz eden mesâiye,
Benim de sa’yim olunmak gerek ilâve…” diye.
Bu seng-pâreyi siz şimdi görmeyin nâçîz …
O, bir vücûd-i muazzam; o, bir cihân-ı vecîz;
Ki -encümiyle, şümûsiyle , âsûmâniyle,
Tevâbi’iyle , sehâbiyyesiyle- aynıyle,
Bizim şu bildiğimiz kâinâtı gösteriyor!
Hayâl o manzaranın dehşetinden ürperiyor;
Birer kabîledir eczâ-yı ferdi; zerrâtı
Sırayla âilelerdir, alın zureyrâtı :
Görünmemekle berâber yığın yığın efrâd.
Demek o, sîne-i eb’âdı inleten feryâd;
O, her taraftaki âheng-i sa’y-i gulgule-hîz ;
O gîrûdâr-ı umûmî… Bakılsa en nâçîz
Taşın mazîk-i vücudunda mündemic… Hayret!
Bu seng-i câmidin eczâ-yı ferdi bir vahdet,
Bir imtizâc-ı müebbedle eyliyor deveran,
Ki her tekâsüfü mahsûl-i sa’yinin o zaman,
Temessül etmede birçok kuvâ-yı gâlibeye:
Ya inkılâb ediyor hey’etiyle câzibeye;
Ya başka türlü hüviyyet alıp ziyâ oluyor;
Ya reng-i şu’le-i berkîde rû-nümâ oluyor;
Ya bir harâret-i seyyâle eyliyor te’sîs;
Ya ihtizâz ediyor mevce mevce miknâtîs.

Aceb, nümûne-i ekvân olan bu, zâten ufak
Vücûdu, nâ-mütenâhî küçültecek olsak?
Küçüldü, farz edelim, oldu âkıbet zerre…
Görün, şu zerreyi tedkîk edin de bir kerre.
Nasıl hurûş ile kalbinde eyliyor daraban,
Avâlimiyle berâber şümûs-i bî-pâyân!
Semâlarında uçan aynı muttarid âhenk;
Denizlerinde gezen aynı sa’y-i rengârenk.
Bakın ki: Zerre de bir hîç olan vücûduyle,
Muvaffak olmadadır kâinâtı temsîle;
Görün ki: Zerreyi etmektedir cihan tanzîr .
Fakat bu bahr-i serâir ki mümteni’ takdîr,
Güneşte, gölgede, her yerde cûşa geldikçe,
Atar kenara şu yüksek meâli bir mevce:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.”

Görün kuvâ-yı tabîatte sa’y-i mu’tadı:
Çalışmasaydı harâret, mevâsim olmazdı.
O, bir zaman azalıp, sonra bir zaman çoğalıp;
Buhâr eder suyu, teksîf eder buhârı alıp.
Ziyâ durur mu ya? Zulmetle dâimâ yarışır…
Ne varsa hâsılı… Toprak, deniz, bütün çalışır.
Tesa’udâtı buhârın bulut yığar havaya,
Zemin semâya alev püskürür içinden tâ;
Mukâbilinde sağar yıldırım zemîne semâ.
Duyup hurûşunu cevvin hurûş eder enhâr ;
Köpük saçar bunu gördükçe bâd-ı velveledâr!
Nedir bu gökteki sesler? Nedir bu yerdeki cûş?
Evet, kuvâ-yı tabî’iyyenin bu dûşa-dûş
Mücâhedâtı ki, bir bî-nihâye silsiledir,
Tezâhumuyle yerin sînesinde, yükseltir,
Hayâtın ismini te’bîde bir büyük timsâl,
Ki cebhesinde tecellî eder durur şu meâl:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.”

Zevîl-hayâta bakın… Koşmuyor mu hakk-ı hayât
Peşinde cümle nebâtât, cümle hayvanât?
Müessirât-ı tabîatle dâim uğraşarak;
Bütün cihan gibi onlar da istiyor yaşamak.
Avâmilin kimi te’yîd eder bekâlarını;
Hücum eder kimi ta’cîl için fenâlarını.
Zavallılar, hani, bir ân içinde bin kerre,
Kaçıp ikinci takımdan koşar birincilere.
Hayâtı hak tanıyanlar yorulmuyor… Heyhât!
Sükûn nedir, onu görmüş müdür ki uzviyyât ?
Bu kâr-zâra düşen hangi ferd-i uzvî ki,
Kımıldamaz, onu çiğner geçer hemen öteki.
Bu intihârı fakat nerden ihtiyâr edecek?
İlerleyip duruyor işte hiç kesilmeyerek,
-Ezelde rûhuna mevdû’-i dest-i fıtrat olan-
Güzîde bir emelin arkasında koşmaktan.
Değil visâli, ki bir gâyedir hayâtı için,
Hayâl-i vaslı da câzib o nâzenîn emelin!
Bu gâyenin, bu hayâlin ümîd-i idrâki
Dolaştırır gece gündüz o rûh-i çâlâki.
Zemîni kendine hasretmek isteyip çalışır;
Şu var ki, başka emeller de ansızın karışır.
Tezâhum etti mi âmâli birçok efrâdın;
Kesilmez arkası artık cihâd-ı mu’tâdın!
Bu harb işinde kazanmaktadır çalışmış olan;
Çalışmayıp oturandır gebertilen, boğulan.
Nedir murâdı, bilinmez, fakat Hakîm-i Ezel,
Cihânı ma’reke halk eylemiş, hayâtı cedel.
Kimin kolunda mesâi denen vefâlı silâh
Görülmüyorsa, ümîd etmesin sonunda felâh.
Gerek hücûma geçilsin, gerek müdâfa’aya:
Müsellâh olmalı mutlak giren münâza’aya .

Fakat cidâl-i hayâtın bütün bu gulgulesi ;
Kalanların acı, ölmüşlerin acıklı sesi;
Zaman zaman göğe yaprak nisâr eden eşcâr,
Zemin zemin yere kâlîçeler yayan ezhâr;
Bahâra karşı tuyûrun garîb nevhaları;
Şikâr, önünde vuhûşun mehîb sayhaları;
Bedâyi’iyle bahârân , şedâidiyle hazân,
Bu şi’r-i hilkati inşâd eder durur her ân:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki bekâ sa’y olursa hakkedilir.”

Değil mi ceng-i hayâtın zebûnu âdem de?
Mücâhedeyle yaşar çâresiz bu âlemde.
Evet, mücâhede mahsûlüdür hayât-ı beşer,
O olmadıkça ne efrâd olur, ne âileler.
Görün birer birer efrâdı: Muttasıl çalışır;
Bakın ki âileler durmayıp nasıl çalışır.
Alın sırayla cemâ’ati, sonra akvâmı;
Aceb cidâl-i maîşetten ayrılan var mı?
Nizâm-ı kevne nigehbân o sermedî kânun,
Bütün cihânı tutarken tahakkümünde zebun,
Garîb olur beşeriyyet çıkarsa müstesnâ.
Hayır! Adâlet-i fıtratta yoktur istisnâ.
Hayâta hakkı olan kimdir anlıyor, görüyor;
Çalışmayanları bir bir eliyle öldürüyor!
Bekâyı gâye sayanlar koşup ilerlemede;
Yolunda zahmeti rahmet bilip müzâhemede .
Terakkiyâtını milletlerin gören, heyhât,
Zaman içinde zaman etse, haklıdır, isbât.

Bakın mücâhid olan Garb’a şimdi bir kerre:
Havâya hükmediyor kâni’ olmuyor da yere.
Dönün de âtıl olan Şark’ı seyredin: Ne geri!
Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri!
Nedir şu bir sürü fenler, nedir bu san’atler?
Nedir bu ilme tecellî eden hakîkatler?
Sefîneler ki yarar kıt’a kıt’a deryâyı;
Şimendüfer ki tarar buk’a buk’a dünyâyı;
Şu’ûn ki berke binip seslenir durur ovada;
Balon ki rûh-i kesîfiyle yükselir havada…
Hülâsa, hepsi bu âsâr-i dehşet-âkînin,
Bütün tekâsüfüdür toplanan mesaînin.

Aduvve karşı cehennem kusan mehîb efvâh ;
Omuzlarında savâik yatan sehâb-ı sipâh;
Uyûn-i hırsa aman vermeyen ridâ-yı medîd:
Kovuklarında yanardağ duran husûn-i hadîd ;
Refâh içinde ömür sürmeler, meserretler;
Huzûr-i hâtıra makrun büyük saâdetler;
Te’eyyüd etmiş emeller, nüfûzlar, şanlar;
Küçülmeyen azametler; sürekli umranlar :
Eder netîcede sa’yin tecessümünde karar.

Zaman zaman görülen âhiret kılıklı diyâr;
Cenâzeden o kadar farkı olmayan canlar;
Damarda seyri belirsiz, irinleşen kanlar;
Sürünmeler, geberip gitmeler, rezâletler;
Nasîbi girye-i hüsrân olan nedâmetler;
Harâb olan azamet, târumâr olan ikbâl;
Sukût-i rûh-i umûmî, sukût-i istiklâl;
Dilencilikle yaşar derbeder hükûmetler;
Esâretiyle mübâhî zavallı milletler;
Harâbeler, çamur evler, çamurdan insanlar;
Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar;
Durur sular, dere olmuş helâ-yı câriler;
Isıtmalar, tifolar, türlü mevt-i sâriler;
Hurâfeler; üfürükler; düğüm düğüm bağlar;
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar…
Atâletin o mülevves teressübâtı bütün!

Nümûne işte biziz… Görmek isteyen görsün!
Bakın da hâline ibret alın şu memleketin!
Nasıldın ey koca millet? Ne oldu âkıbetin?
Yabancılar ediyormuş -eder ya- istikrâh :
Dilenciler bile senden şereflidir billâh
Vakârı çoktan unuttun, hayâyı kaldırdın;
Mukaddesâtı ısırdın, Hudâ’ya saldırdın!
Ne hâtırâtına hürmet, ne an’anâtını yâd;
Deden de böyle mi yapmıştı ey sefîl evlâd?
Hayâtın erzeli olmuş hayât-ı mu’tâdın;
Senin hesâbına birçok utansın ecdâdın!
Damarlarındaki kan âdetâ irinleşmiş;
O çıkmak istemeyen can da bir yığın leşmiş!
İâde etmenin imkânı yoksa mâzîyi,
Bu mübtezel yaşayıştan gebermen elbet iyi.
Gebermedik tarafın kalmamış ya pek, zâten…
Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?
Sürünmek, istediğin şey! Fakat zaman peşini
Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!
Bugün sahîfe-i âlemde sen ki bir lekesin;
Nasıl vücûdunu kaldırmasın, neden çeksin?
“İşitmedim” diyemezsin; işittin elbette;
“Tevakkufun yeri yoktur hayât-ı millette.”
Sükûn belirdi mi bir milletin hayâtında;
Kalır senin gibi zillet, esâret altında.

Nedir bu meskenetin, sen de bir kımıldasan a!
Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?
Niçin mi?.. “Çünkü bu fânî hayâta yok meylin!
Onun netîcesidir sa’ye varmıyorsa elin.”
Değil mi?.. Ben de inandım! Hudâ bilir ki yalan!
Hayâta nerde görülmüş senin kadar sarılan?
Zorun: Gebermemek ancak “ölümlü dünyâ”da!
Değil hakîkati, mevtin hayâli rü’yâda
Dikilse karşına, hiç şüphe yok, ödün patlar!
Düşün: Hayâta fedâ etmedik elinde ne var?
Şeref mi, şan mı, şehâmet mi, din mi, îman mı?
Vatan mı, hiss-i hamiyyet mi, hak mı, vicdan mı?
Mezar mı, türbe mi, ecdâdının kemikleri mi?
Salîbi sîneye çekmiş mesâcidin biri mi?
Ne kaldı vermediğin bir çürük hayâtın için?
Sayılsa âh giden fidyeler necâtın için!
Çoluk çocuk kesilirken, kadınlar inlerken;
Zavallılar seni erkek sanır da beklerken;
Hayâyı, ırzı ekip yol boyunca, çırçıplak,
Kaçarsın, öyle mi, hey kalp adam; sıkılmayarak!
Değil ki: “Dön!” diye binlerce yalvaran geride;
Dikildi karşına ecdâdının mekâbiri de;
“Yolumda durma kaçarken!” dedin, basıp geçtin!
İşitmedin mi ne söylerdi muhterem ceddin: (*1)
“Zafer ilerdedir oğlum, hücûm edip aşarak,
Hudûd-i düşmanı, hiç yoksa, bir mezâr almak;
Geçip de ric’ate bin yıl muammer olmaktan
Hayırlıdır…” Ne yaman söz, ne kahraman îman!
Yazık ki sen şu büyük rûhu şerm-sâr ettin:
Bütün mekâbir-i İslâm’ı küfre çiğnettin!
Birer lisân-ı tazallüm uzattı her makber…
Zavallı taşlara lâkin bakan mı var? Ne gezer!
Değil mezardaki na’şın enîn-i tel’ini,
Figânı bunca hayatın çevirmemişti seni!
Merâmın: Ölmeyebilmek, fenâ değil bu karâr…
Fakat hayât için elzem hayâtı istihkâr .
Hayât odur ki: Nihâyet bahâsı hûn olsun,
Senin hayât-ı sefîlin: Bahâ-yı nâmûsun!
Deden ne türlü yaşarmış… Adamsan öyle yaşa:
“Eğer hümâ-yı zafer konmak istemezse başa,
Haram olur sana kuzgun üşürmemek leşine!
Nasıl, bu sözleri tutmak gelir mi hiç işine?
Mezelletin o kadar yâr-ı cânısın ki, yazık,
“Ucunda yoksa ölüm” her belâya göğsün açık!

Dilenci mevki’i, milletlerin içinde yerin!
Ne zevki var, bana anlat bu ömr-i derbederin?
Şimâle doğru gidersin: Soğuk bir istikbâl,
Cenûba niyyet edersin: Açık bir istiskâl!
“Aman Grey! Bize senden olur olursa meded…
Kuzum Puankare! Bittik… İnâyet et, kerem et!”
Dedikçe sen, dediler karşıdan: “İnâyet ola!”
Dilencilikle siyâset döner mi hey budala?
Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir ,
Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.
Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeğe hasretti Garb’ın elçileri!
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.
Taleb nasılsa, tabî’î, netîce öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?
“Çalış!” dedikçe Şerîat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül “ sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini;
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfesidir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
O’nun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çıkıp kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O’na âid: Lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;
Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı O.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu?
Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
Utanmadan da “tevekkül” diyor bu cür’ete… Ha?
Yehûd Üzeyr’e, Nasârâ Mesih’e , ibnu’Ilâh
Demekle unsur-i tevhîd olur giderse tebâh;
Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı îmâna?
“Tevekkül” öyle “tahakküm” demek mi Yezdân’a?
Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur’ân…
Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!
Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefîh ,
Mükellefiyyeti Allah’a eyliyor tevcîh!

Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin;
Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin?
Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,
Muvaffakıyyete imkân bulur musun acaba?
Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
“Kader” senin dediğin yolda Şer’a bühtandır ;
Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır.
Kader ferâiz-i îmâna dâhil… Âmennâ!..
Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’nâ.
Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda,
Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
Niçin, nasıl geliyormuş? O büsbütün meçhûl;
Biz ihtiyârımızın sûretindeniz mes’ûl.
Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh ;
Senin vazîfen itaat, ne emrederse İlâh.
O, sokmak istediğin, şekle girmesiyle kader;
Bütün evâmiri Şer’in olur bir anda heder!
Neden ya, Hazret-i Hakk’ın Resûl-i Muhterem’i,
Bu bahsi men’ ediyor mü’minîne, boş yere mi?
Kader deyince ne anlardı, dinle bak Ashâb :

Ebû Ubeyde’ye imdâda eylemişti şitâb,
Maiyyetindeki askerle bir zaman Fârûk.
-Tereddüt etme sakın, çünkü vak’a pek mevsûk –
Tarîk-i Şâm’ı tutup doğru “Surg”a indi Ömer.
Ebû Ubeyde hemen koştu almasıyla haber.
Halîfe, Hazret-i Serdâr’a: “Nerdedir ordu?
Ne yaptınız? Yapacak şey nedir?” deyip sordu.
Ebû Ubeyde: “Vebâ var!” deyince askerde;
Tevâbi’iyle Ömer durdu, kalkacak yerde.
“Vebâya karşı gidilmek mi, gitmemek mi iyi?”
Muhâcirîn-i kirâmın soruldu hep re’yi .
Bu zümreden kimi: “Maksad mühim, gidilmeli” der;
“Hayır, bu tehlikedir” der, kalan Muhâcirler.
Halîfe böyle muhâlif görünce efkârı;
Çağırdı: Aynı tereddüdde buldu Ensâr’ı.
Dağıttı hepsini, lâkin sıkıldı… Artık ona,
Muhâcirîn-i Kureyş’in müsinn olanlarına
Mürâca’at yolu kalmıştı; sordu onlara da.
Bu fırka işte bilâ-kayd-ı ihtilâf arada:
“Vebâya karşı gidilmek hatâ olur.” dediler;
“Yarın dönün!” diye Ashâb’a emri verdi Ömer.
Ale’s-seher düzülürken cemâatiyle yola,
Ebû Ubeyde çıkıp: “Yâ Ömer, uğurlar ola!
Firârınız kaderu’llâhtan mıdır şimdi?”
Demez mi, Hazret-i Fârûk döndü. “Doğru,” dedi,
“Şu var ki bir kaderu’llâhtan kaçarken biz,
Koşup öbür kaderu’llâha doğru gitmedeyiz.
Zemîni otlu da, etrâfı taşlı bir derenin
İçinde olsa deven, yâ Ebâ Ubeyde, senin;
Tutup da onları yalçın bayırda sektirsen,
Ya öyle yapmayarak otlu semte çektirsen,
Düşün: Kaderle değildir şu yaptığın da nedir?”
Ömer bu sözde iken İbn-i Avf olur zâhir,
Hemen rivâyete başlar hadîs-i tâûnu. (*2)
Ebû Ubeyde tabî’î susar duyunca bunu.
Muhâcirîn-i Kureyş’in, kibâr-ı Ashâb’ın,
Şerîat’in koca bir rüknü: İbn-i Hattâb’ın;
Kader denince ne anlardı hepsi, anladın a!..
Utanmadan yine kalkışma Hakk’a bühtâna.

Tevekkülün, hele, mânâsı hiç de öyle değil.
Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın câhil,
Nihâyet oynayarak dîne en rezîl oyunu;
Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu!
Yazık ki: Çehre-i memsûha döndü çehre-i din;
Bugün kuşatmada İslâm’ı bir nazar: Nefrin.
Tevekkül inmek için tâ bu şekl-i mübtezele,
Nasıl uyuttunuz efkârı, bilsem, ey hazele?
Nasıl durur aceb alnında Şer’-i ma’sûmun,
Bu simsiyah izi hâlâ o levs-i meş’ûmun?
Tevekkül öyle yaman bir şiâr-ı îmandı,
Ki kahramân-ı fezâil denilse şâyandı.
Yazık ki: Rûhuna zerk ettiler de meskeneti;
Cüzâma döndü, harâbetti gitti memleketi!
Tevekkül olmasa kalmaz fazîletin nâmı…
Getir hayâline bir kerre Sadr-ı İslâm’ı:
O bî-nihâye füyûzun yarım asırlık bir
Zaman içinde tecellîsi hangi sâyededir?
Bu müddetin ne ki akvâma nisbeten hükmü,
Bir inkılâba yetişsin!.. Bu hiç görülmüş mü?
Zaman içinde zaman tayyolunmak imkânı
Görülmedikçe tahayyür bırakmaz insânı!
Zalâm-ı şirki yarıp fışkırınca dîn-i mübîn,
Yayıldı sîne-i Bathâ’ya bir hayât-i nevîn .
Bu inkılâbı henüz rûhu duymadan Garb’ın,
Kuşattı satveti dünyâyı bir avuç Arab’ın!
Dayandı bir ucu tâ Sedd-i Çîn’e; dîger ucu,
Aşıp bulut gibi, binlerle yükselen burcu,
Uzandı ansızın İspanya’nın eteklerine.
Hicâz’ı, Çîn’i düşün nerde? Nerdedir Pirene!
Nedir bu hârikanın sırrı? Hep tevekküldür:
Ki i’timâd-ı zaferden gelen tahammüldür.
Tevekkül olmaya görsün yürekte azme refîk;
Durur mu şevkine pervâne olmadan tevfîk?
Cenâb-ı Hak ne diyor bak, Resûl-i Ekrem’ine:
“Bütün serâiri kalbin ihâta etse, yine
Danış sahâbene dünyâya âid işler için;
Rahîm ol onlara… Sen, çünkü, rûh-i rahmetsin.
Hatâ ederseler aldırma, affet, ihsân et;
Sonunda hepsi için iltimâs-ı gufrân et.
Verip kararı da azm eyledin mi… Durmayarak,
Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip yol almaya bak. (*3)

Demek ki: Azme sarılmak gerek mebâdîde ;
Yanında bir de tevekkül o azmi te’yîde.
Hülâsa, azm ile me’mûr olursa Peygamber;
Senin hesâbına artık, düşün de bul, ne düşer!
Şerîat’in ikidir en muazzam erkânı;
Kimin ki öyle müzebzeb değildir îmânı;
Ayırmaz onları, bir addedip tevessül eder…
Açıkça söyleyelim: Azm eder, tevekkül eder.
Ne din kalır, ne de dünyâ, bu anlaşılmazsa…
Hem anlayın bunu artık, hem anlatın nâsa.
Bu anlaşılmalı… Yâhud uzat bacaklarını,
Pamuklu şilteyi buldun mu, anma hiç yarını!
Ne olsa, pufla yataktan açılma tek bir adım;
İçin sıkıldı mı, gelsin boğuk boğuk “Bakalım
Cenâb-ı Hak ne yapar!” virdi yorgan altından…
Cenâb-ı Hak ne yapar, bilmiyor musun o zaman:
Araştırır “Bakalım bir kulum ne yaptı?” diye…
Kıvır da şilteyi öyleyse bak ilerlemeye.

Senin şu hâlini Sa’dî ne hoş hikâye eder…
İşittiğin olacaktır ya… Neyse, dinleyiver:
Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar,
Arar nasîbini; avdette kırda akşamlar.
Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça,
Görür ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca.
Herif ağaçta iken bir iniltidir işitir…
Bakar ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir.
Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işleyecek;
Boğazsa işlemek ister… Ne yapsın… İnleyecek!
Biraz geçince, kavî dişlerinde bir ceylân,
İner yakındaki vâdîye karşıdan arslan.
Yukarda çıkmaz olur, şimdi, yolcunun nefesi;
Tabîatiyle durur hastanın da inlemesi!
Yiyip şikârını arslan, dalınca ormanına;
Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanına;
Doyar efendisinin artığıyla, sonra yatar.
Herif düşünmeye başlar eder de hâle nazar:
“Cenâb-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki:
Açım! demekle amel-mânde bir topal tilki,
Ayağına gönderiyor rızkın en mükemmelini…
O halde çekmeli insan çalışmadan elini.
Değer mi koşmaya akşam, sabah, yalan dünyâ?
Dolaşmayan dolaşandan akıllı… Gördün ya:
Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok!
Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok.
Yazık bu âna kadar çektiğim sıkıntılara!..”

Sabah olunca, herif dağ başında bir mağara
Tasarlayıp, ebedî i’tikâfa niyyet eder.
Birinci gün bakınır: Yok ne bir gelir, ne gider!
İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür;
Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur, büzülür.
Ölüm mü, uyku mu, her neyse âkıbet uzanır;
Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır:
“Dolaş da yırtıcı arslan kesil, behey miskin!
Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?
Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak!
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.”

Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi…
Ne yaptı “Biz mütevekkilleriz” diyen kümeyi?
Dağıttı, kamçıya kuvvet, “Gidin, ekin!” diyerek.
Demek: Tevekkül eden, önce mutlaka ekecek;
Demek: Tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a!
Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına…
Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni:
Hurâfeler bürümüş en temiz menâbi’ini.
Değil hakâikı Şer’in, bugün, bedîhiyyât
Bilâ-münâkaşa ikrâr olunmuyor… Heyhât!
Kitâb’ı, Sünnet’i, İcmâ’ı kaldırıp attık;
Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık.
Yıkıp Şerîat’i, bambaşka bir binâ kurduk;
Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!
O hâli buldu ki cür’et: “Yecûzu fi’t-tergîb…” (*4)
Karâr-ı erzeli fetvâ kesildi!.. Hem ne garîb,
Hadîsi vaz’ediyorken sevâb uman bile var!
Sevâbı var mı imiş bir zaman gelir, anlar!
Cihânı titretiyorken nidâ-yı “Men kezebe…” (*5)
İşitmiyor mu, nedir, bir bakın şu bî-edebe :
Lisân-ı pâk-i Nebî’den yalanlar uyduruyor:
Sıkılmadan da “Sevâb işledim” deyip duruyor!
Düşünmedin mi girerken Şerîat’in kanına?
Cinâyetin kalacak zanneder misin yanına?
Sevâb ümid ediyor ha! Deyin ki nâmerde;
“Sevâbı sen göreceksin huzûr-i mahşerde!
Tepende gezdirecek ra’d-ı intikâmını Hak,
Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak.
Yakandan inmeyecek dest-i kahrı hüsrânın…
Nasıl iner ki, önünden kaçıp da nîrânın ,
Civâr-ı nûr-i nübüvvette mültecâ bulsan;
Bu türlü kurtuluş imkânı yok ya… Kurtulsan;
Şu izdihâmın elinden -ki belki bir milyar
Nüfûs-i hâsiredir – kaçmak ihtimâli mi var?
Bugün fesâdına kurbân olan zavallıların
Vebâli boynuna yüklenmesin mi, yoksa, yarın?
Kolay mı ümmeti ıdlâl edip sefîl etmek?
Kolay mı dîni hurâfât içinde inletmek?
Niçin Kitâb-ı İlâhî’yi pâyimâl ettin?
Niçin Şerîat’i murdâr elinle kirlettin?
Çıkıp tepinmeye yok muydu başka bir sâha?
Nedir bu salladığın çifte, Kâ’betu’llâh’a?
Herif! Şu millet-i ma’sûmeden ne isterdin,
Ki doğru yol diye tuttun, dalâli gösterdin!”

Zavallı çırpınıyor boyladıkça hüsrânı…
Kenâra kaçmaya olsaydı bâri dermânı.
Yazık ki çıkmak ümîdiyle kalkarak ayağa,
Kımıldadıkça gömülmekte büsbütün batağa!
Zaman zaman bakıp etrâfa diş gıcırdattı;
Muhîti, çünkü, yürürken o muttasıl battı!
Fakat bugün acınır bir nazarla bakmakta:
Omuzda, çünkü batak şimdi, cansa gırtlakta.
Henüz gömülmedi bîçârenin cılız boyunu;
Koşup halâs ediniz bâri son deminde onu.
Fakat, halâsı için en emin tarîki tutun;
Şu pis bataklığı bir kerre mahvedin, kurutun.
Kolay değil bu da, lâkin, büyük vukûf ister;
Düşünce yoksulu, zıpçıktı müctehidler eğer,
Dalarsalar o rezîl ictihâda bermu’tâd;
Olur zavallının âtîsi büsbütün berbâd!

Sakırgadan daha iğrenç öbek öbek tümdü,
Vücûd-i milleti son günler öyle bir bürüdü:
Ki davranıp o tufeylâtı ansızın koğacak
Olursa kurtulacak belki… Yoksa, bit boğacak!
Eğer vücûdunu bir parçacık gözetseydin;
Eğer tehâret-i vicdtarîkna dikkat etseydin;
Bu hâle gelmeye kalmazdı orta yerde sebep.
Batak da, bit de o murdar atâletinden hep!
Zavallı milletin idrâki târumâr olalı:
Muhît-i ilme giren yok, diyâr-ı fen kapalı;
Sanâyi’in adı batmış, ticâret öylesine,
Zirâ’at olsa da… Âdem Nebî usûlü yine!
Hülâsa, hepsi çalışmak, yorulmak isteyecek.
Fakat çalışmak için önce şart olan: İstek.
O yoksa, hangi vesileyle biz ilerleyelim?
Sıkıntısız mütefennin, üzüntüsüz âlim,
Ne tatlı şey! Buna bir çâre yok mu? Hah! Bulduk:
Tokatlıyan’da, yarın, toplanır beş altı kopuk,
Birer kadeh biradan sonra davranır erken,
Omuzlayıp kırarız bâb-ı ictihâdı hemen.
Kırılmadan açılır şey değil, kilit müdhiş!
Gelin, omuzlayalım… Bir omuzlamaktadır iş.
Cesâretin medenî şekli işte böyle olur;
Uzun düşünmeye gelmez, karârımız bozulur.
Süveyş’i yardı herif… Akdeniz’le Şab Denizi
Bitişti. Öyle ya, bizlerde kendi fikrimizi
Çıkarmış olsak eğer, şimdi, kuvveden fi’le,
Kucaklaşır medeniyyetle din tamâmıyle.
Süveyş’in ağzına heykel nasıl dikilmişse,
Bekâ-yı nâmını te’yîd için “dö Lesseps”e;
Bizim de hakkımız elbette, ictihâdı yaran
Kanal boyunca birer heykel istemek o zaman!

Bakın ne günlere kaldık: Ya beş, ya altı kopuk,
Yamaklarıyla berâber ki hepsi kılkuyruk,
Utanmadan çıkıyor, ictihâda kalkışıyor!
Bu hâle karşı tahammül hakîkaten pek zor.
Harîmi Şer’-i mübînin ahır değil… Oradan
Çekil de kendine bir sâha bul, behey nâdan !
Kilitli bir kapı var orta yerde anlasana:
Harem-sarây-ı Şerî’at değil dalan dalana.
Nasıl ki her kapının ayrı bir anahtarı var,
Onun da var. Bunu idrâk eder birinci nazar.
Nedir mi? Anlatayım: Sizde olmayan irfan.
Biraz hayâ edin öyleyse şaklabanlıktan!
Kilitlidir kapı “ümmî duhât” için, amma
Kıyâm-ı haşre kadar ictihâd eder “ulemâ”.
Evet, şerâiti mevcûd olunca insanda;
Ne kaldı men’ edecek ictihâdı, meydanda?
İle’l-ebed yetişir müctehid bu ümmetten;
Şu var ki: Çıkmalı ferdâ-yı nûra zulmetten.
Kıyâs-ı faside bir kerre eyleyin dikkat:
Süveyş’i açtı herif… Doğru… Neyle açtı fakat?
Omuzlamakla mı? Heyhât! Öyle bir fenle,
Ki bir ömür telef etmiş o fenni tahsîle.
Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen,
Zamânının olacak muktedâsı irfânen;
Kitâb’ı, Sünnet’i, İcmâ’ı sağlam anlayacak;
Hilâf’ı yoklayacak, ihtiyâcı kollayacak.
Ne ictihâdı yapar, yoksa, bir alay -zimmî
Kadar nasîbe-i fikhîsi olmayan- ümmi?
Kuzum, eşek nalı yapsan: Bir usta çingenenin
Yanında uğraşacaksın, başında mengenenin.
Peki! Liyâkat-i fıtrîsi âdemin sâde,
Kifâyet eylemiyorken bu en hasîs işde,
Ya ictihâda nasıl kalkıyor bu sersemler?
O ictihâda ki: Dünyâ kadar ulûm ister!
Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe;
Kalır selâmet-i milliyyemiz öbür gelişe!
Neden vezâifi taksîme hiç yanaşmıyoruz?
Olursa bir kişinin koltuğunda on karpuz,
Öbür gelişte de mümkün değil selâmetimiz!
Yazık, yazık ki, bu yüzden bütün felâketimiz.
İşin recülleri kimlerse çıksın orta yere;
Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse, bir kerre.
Sabahleyin mütefelsif , ikindi üstü fakîh;
Sular karardı mı pek yosma bir edîb-i nezîh;
Yarın müverrih ; öbür gün siyâsetin kurdu;
Bakarsın: Ertesi gün ictihâda pey vurdu!..
Hülâsa bukalemun fıtratinde zübbelerin
Elinde maskara olduk… Deyin de hükmü verin!

Fakat bu maskaralıklar devâm edip gitmez;
“Adam, benim neme lâzım!” demekle iş bitmez.
Tecellüd eylemesinden yılıp da zındîkın,
Ağırca alması, bir fitnedir ki, sıddîkın:
Cenâb-ı Hakk’a sığınmış o heybetiyle, Ömer. (*6)
Emîn olun, bizi me’yûs eden felâketler .
Vazîfe hissine bîgânelik belâsı bütün;
Küçük, büyük “Ne vazîfem!” desin de iş yürütün!
O hâle geldi ki millet vazîfesizlikten:
Vazîfe hissi de kâfî değil, bugün cidden.
Evet, onun daha fevkinde ihtiyâc artık…
O ihtiyâc ise: Milletçe bir fedâkârlık.

Şu fıkrasıyle, hakîkat, Cenâb-ı Mevlâna,
Nigâh-i ibrete açmış cihan kadar ma’nâ:
Delik, deşik evinin, bir zavallı hâne-harâb,
Görür de hâlini, her gün eder şu yolda hitâb:
Yıkılma hâ! Beni evvelce etmeden âgâh;
Çoluk, çocuk biteriz sonra hep, ma’âzallâh !
Bu hasbihâl ile yıllar gelir, geçer… Derken,
Gelir bakar ki bir akşam, o âşiyân-ı kühen
Yıkılmış, altına almış zavallı âileyi!
Görünce karşıdan âdemceğiz bu hâileyi,
Yığınla taş kesilen yurdunun harâbesine
Döner de der ki: “Meğer aldanırmışım, desene!
Ne oldu bunca niyâzım, ey âşinâ-yı kadîm?
Çocuklanm olacakken ben oldum işte yetîm!
“Sakın yıkılma haber vermeden!” demez miydim?
Bu muydu senden, a zâlim, bu muydu ümmîdim?
Hukûku, ahdi gözetmek nedir, sakın bilme!
Yazık, yazık sana sarf ettiğim emeklerime!..”
O taş yığınları bir hâtifî lisan olarak;
Zavallı âdeme der: “Haksız infiâli bırak!
Geçip de karşıma feryâd eder misin şimdi?
Haber mi vermedim, amma kulak veren kimdi?
Duvarlarımda yarık sandığın ağızlardan
Birer zebân-ı tezallüm uzattım, ey nâdan!
Fakat çamurla kapardın da her gün ağzımı sen,
Ziyâde söyleyemezdim, susardım artık ben!..”

Hikâye hâlimizin aynıdır, değil mi?
Evet! Şu farkı var yalınız: Bizde yok değil kuvvet.
Yığın yığın sakatâtıyla geçmiş edvârın,
Yıkılmış olsa da bir hayli kısmı dîvârın,
Binâ-yı milleti i’lâ eden temel sağlam.
Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam.
Onun da çâresi elbirliğiyle gayrettir.
Çalışmanın o kadar feyzi var ki: Hayrettir!
Hezîmetin sonu ölmek değildir elbette.
Düşenler oldu zamânıyle aynı âkıbete:
Fakat bugün yaşıyorlar, hem eskisinden iyi:

Nasılsa gâib edip kâmilen muhârebeyi,
Esâret altına girmişti bir büyük millet;
Zevi’l-ukûl arasından seçilme bir hey’et,
Düşündü: Milleti i’lâya çâre hangisidir?
Döküldü ortaya ârâ-yı encümen bir bir:
Siyâseten kimi kurtarmak istemiş kalanı;
Demiş ki dîgeri: “Asker halâs eder vatanı.”
O der: “Donanmaya vardır bugün eşedd-i lüzûm.”
Bu der: “Hayır, daha elzemdir iktisâb-ı ulûm.”
Kiminde san’ate rağbet, kiminde nakde heves;
Hülâsa, her kafadan başka başka çıkmış ses.
Bir ihtiyar yalınız dinleyip bidâyette;
“Mahalle mektebi lâzım!” demiş, nihâyette.
Zavallının sözü pek anlaşılmamış ilkin;
“Bunak!” diyen bile olmuş düşünmeden; lâkin,
Herif, bu söz ne demektir, güzelce şerh etmiş;
Deminki lafları pek vâkıfâne cerh etmiş .

Sonunda: “Kuvvetimiz, şüphesiz, ilerlemeli;
Fakat düşünmeli her şeyde önceden temeli.
Teammüm etmesi lâzım ma’ârifin mutlak:
Okur yazarsa ahâli, ne var yapılmayacak?
Donanma, ordu birer ihtiyâc-ı mübrimdir ,
O ihtiyâcı, fakat, öğreten “muallim”dir?
Deyip karârını vermiş ki, aynen icrâya,
Konunca ortaya çıkmış, bugünkü Almanya.

Sedan’da orduyu teslim eden Fransızlar,
-Ki her zaman o vukûâtı yâd edip sızlar-
Ne der, bilir misiniz? Hem de öyledir inanın:
“Muallem ordusudur harbeden Prusyalı’nın ;
Muallim ordusu, lâkin, asıl muzaffer olan!”
Bu sözden almalıdır, hiç değilse, ibret alan.
-Ne çâre! İbrete hâlâ heveslidir çoğumuz;
Yetişmemiş gibi dünyâya ibret olduğumuz!-
Şu cehlimizle musîbet mi kaldı uğramadık?
Mahalle mektebi lâzım, düşünmeyin artık!
Mahalle mektebi olsaydı bizde vaktiyle,
Ya uğrasaydı kalanlar güzelce ta’dîle ;
Yarım pabuçla gezen, donsuz üç buçuk zibidi,
Bir Arnavutluk’u isyâna kaldırır mı idi?
Bugün anâsır-ı İslâm’ı bir denî cereyan
Sürüklüyor ki: Bakın nerden eyliyor nebean .
Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz -ne olsa- mektepsiz.
Ne Kürd elifbeyi sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;
Ne Çerkes’in, ne Laz’ın var bakın, elinde kitab!
Hülâsa, milletin efrâdı bilgiden mahrum.
Unutmayın şunu lâkin: “Zaman: Zamân-ı ulûm!”
Zaman zamân-ı ulûm olmasaydı böyle, yine,
-Kemâl-i şevk ile mâdem atılmışız dîne-
Okur yazar olacaktık sıyâneten dîni:
Onun ma’ârife vâbeste , çünkü te’mîni.
Zavallının yüzü yok cehle, anlaşılmadı mı?
Demek ki: Atmalıyız ilme doğru ilk adımı.
Mahalle mektebidir işte en birinci adım;
Fakat, bu hatveyi ilkin tasarlamak lâzım.
Muallim ordusu derken, çekirge orduları
Çıkarsa ortaya, artık hesâb edin zararı!
“Muallimim” diyen olmak gerektir îmanlı,
Edebli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı.
Bu dördü olmadan olmaz: Vazîfe, çünkü, büyük;
Atıp da yazmayı bez bağlamakla dünkü hödük;
Ya kalçın altına yüksek topuklu, eğri burun,
Fotin çekip filiz olmakla her zamanki odun;
Hudâ rızâsı için, “Ehliyim işin” demesin!
Demiş de olsa, denilsin: “Kuzum, nenin nesisin?”
Diyorsanız: “Yine, hâlâ bu, olmasın mektûb!”
Ne zırzop isteyin artık, ne büsbütün meczûb !
O: Yükletir kocaman bir sığır bulur da yeri;
Bu: Arş’ı, ferşi yıkar salladıkça çifteleri!
Bizim çocuklara gelmez ne öyle çifte giden;
Ne böyle Arş’a kadar çifte sallayan yerden!
Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim;
Mukaddesâta, fakat, çokça ihtirâm edelim.
Eğer hayâtını kasdeyliyorsanız vatanın:
Bakın, anâsır-ı İslâm hangi râbıtanın
Devamı bağlayabilmiş bu müşterek vatana?
Kapılmayın onu ihmâl edip salâh umana!
O râbıtayla bu millet bulur bulursa felâh;
O, bir çözüldü mü, her şey biter ma’âzallâh.
Eğer hayâtına kasteyliyorsanız… Başka!
Fakat bu mes’ele, bilmem ki, kaldırır mı şaka?
Hayır, hayât-ı vatandır umûm için gâye;
“Vatan!” deyip giriyor her giren mücâhedeye.
Bu “her giren”le, tabî’î, tutunca it damarı,
Mukaddesâta kadar saldıran beş on çomarı,
Hesâba katmayı hiçbir zaman düşünmüyorum:
O tasmasızlara insan demekte ma’zûrum.
Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât:
Hülâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât;
Mukaddesâtı için çırpınan yürekte olur.
İçinde leş taşıyan sîneden ne hayr umulur?
Vatan felâkete düşmüş… Onun hamiyyeti cûş
Eder mi zannediyorsun? Herif: Vatan-ber-dûş!
Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,
Kapandı, gitti, bakarsın ki, nekbetin ağzı.
Fakat sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin:
“Vatan” deyip öleceksin semâda olsa yerin.
Nasıl tahammül eder hür olan esâretine?
Kör olsun, ağlamayan, ey vatan, felâketine!

Cemâ’at elverir artık, bu uykudan uyanın!
Hudâ rızâsı için, dünkü hâdisâtı anın!
Kımıldamaz, yine gelmezsek intibâha bugün,
İkinci uyku ne dehşetli bir ölüm, düşünün!
Ölüm kolay… Diyebilsek sonunda: “Kurtulduk!”
Bu intihâr öteden, üç yüz elli milyonluk,
Zavallı âlem-i İslâm için elîm olacak!
Biz olmasak bu kadar hânümân yetîm olacak!
Gıcırdamakla berâber serîr-i şevketimiz
Bu dîni kurtaran ancak bizim hükümetimiz.

Tunus’ta, Fas’ta, Cezâyir’de, Çin’de, Îran’da,
Cava’yla, hıtta-i Hindî’de, belki Afgan’da,
Sibirya, Hıyve, Buhârâ, Kırım muhîtinde,
Yaşarken ehl-i salîbin nüfûzu altında:
Zavallı âlem-i İslâm eğer salîbe henüz
Sarılmıyorsa, kolundan çeken: Hilâfet’iniz.
Hilâfet olmasa: Dünyâ tanassur eyleyecek…
O halde, şimdi bizim hakkımız değil ölmek.
Yetişmiyor mu ki dünyâ evinde çektiğimiz,
Yarın da yüklenelim âlemin günâhını biz?
Hem intihâra özenmek ne sermedî hüsran!
Bucak bucak savuşun, müslümansanız, bundan.
Hayâta karşı nedir, söyleyin, bu yılgınlık?
Reîs-i âilenin intihârı: Çılgınlık!
Hilâfet’in, o henüz pâyidâr olan arşın
Sükûtu müdhiş olur… Düşmesin aman, yapışın!
Nedir bu tefrika, yâhu! Utanmıyor musunuz?
Geçen fecâyi’e hâlâ inanmıyor musunuz?
Gömülmek istemeyenler boyunca hüsrâna;
Nifâkı gömmeli artık mezâr-ı nisyâna.
Unuttunuz mu ne korkunç edebsiz olduğunu?
Eşip de geçmişi hortlatmayın şu mel’ûnu!

Demin, huşûa varan bir kıyâm-ı haşyetle,
Huzûr-i Hâlik’a durmuştunuz cemâ’atle.
Yarınca kubbeyi “Allâhu Ekber!” ikrârı;
Boşandı yerlere Hakk’ın semâ-yı esrârı.
Önümde cûşa gelen safların telâtumunu
Görünce andım o deryâların tezâhumunu:
Ki dalgalar gibi, ummân-ı sermediyyette,
Birer sücûd ile güm-nâm olur nihâyette!
Sufûf ayakta iken, dalgalar ayakta idi;
Hurûş edince hatîbin nidâ-yı tahmîdi :
Serildi yerlere “yekpâre” bir cihân-ı hamûş,
Ki imtidâd-ı mekâbirdi, öyle dûşa-dûş!
O mevce mevce uzanmış duran hazâirden ,
Duyuldu vurduğu binlerce sînenin birden!
Mezarların bu yürürekler dayanmaz âhengi;
Yüreklerin de hazîn inkisâr-ı yek-rengi;
Getirdi cûşişe ummân-ı sermediyyeti de;
Hitâma erdi nihâyet o sermedî secde:
Zemîne ra’şe veren bir derin sadâ geldi;
Deminki dalgalan, şimdi, hepsi yükseldi!

Bu herc ü merc-i ubûdiyyetin tevâlîsi ,
Sükûtu cebhelerin, sonradan teâlîsi,
Namazda hem beni göz yaşlarıyle ağlattı;
Hem öyle ağlanacak bir hakîkat anlattı,
Ki dinlemezseniz elbette mahvolur millet:
Sizin felâketiniz: Târumâr olan “vahdet”.
Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;
Eğer o his gibi tek, bir de gâyeniz varsa;
Düşer düşer yine kalkarsınız, emîn olunuz!
Demek ki birliği te’mîn edince kurtuluruz.
O hâlde vahdete hâil ne varsa çiğneyiniz!
Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?
Ne fırka herzesi lâzım, ne derd-i kavmiyyet;
Bizim diyânet e sığmaz sekiz, dokuz millet!
Bütün bu tefrikalar, etsenizdi istiknâh,
Görürdünüz nereden geldi… Yâ ibâdallah !
Huzûr-i Hak’ta nasıl toplu durdunuzdu demin?
Günâhtır, etmeyin artık, ayıptır, eylemeyin!
Şu ihtirâsa uyup az mı verdiniz kurban?
Şikâk için mi eder, sâde, kalbiniz daraban?
Neden uhuvvetiniz böyle münhasır namaza?
Çıkınca avluya herkes niçin boğaz boğaza?
Ne Müslümanlığıdır, anlamam ki, yaptığınız?
Çıkar yol olmayacak, korkarım, bu saptığınız!
Görünce fesli, atılmak, tasarlayıp bıçağı;
Görünce şapkalı, sinmek, değiştirip sokağı;
Gönüller ayrı oluş, sîneler bir olsa bile…
Nifâk alâmeti bunlar, kuzum tamâmıyle: (*7)
Nifâka buğz ediniz hâlisen li-vechillâh ;
Halâs eder sizi ihlâsınızla belki İlâh.
Münâfığın sonu gelmez, söner sefîl ocağı…
Bugün tüterse henüz, gelmemiş demek ki, çağı!
Nedir ki, verdiği yangınla memleket de biter,
Saçak tutuşmadan evvel basılmamışsa eğer.
Yanında yaş da yanar, çâresiz, yanan kurunun…
Diyor Kitâb-ı İlâhî: “O fitneden korunun,
Ki sâde sizdeki erbâb-ı zulmü istîlâ
Eder de, suçsuz olan kurtulur değil aslâ!..” (*8)
Hesâb edin ne kadar bîgünâhın aktı kanı…
Beş on vatansız için nâra yakmayın vatanı!
Hudâ rızası için kaldırın nifakı… Günâh!
Alev saçaklara sarsın mı, ya ibâdallah?
Sararsa hangimizin hânümânı kurtulacak?
O bir tutuşmaya görsün, ne od kalır, ne ocak!
Neden beş altı vatansız, beş altı kundakçı,
Yığın yığın buluyor arkasında yardakçı?
Niçin hakîr oluyor, sonra, durmayıp öteden,
“Koşun!” diyen, “Bu cehennem henüz kıvılcım iken.”
Ne intibâha çalışmak, ne i’tilâya emek;
Cihan yıkılsa bizim halk, uyanmadan gidecek!
Onun kıyâmı için Sûr’u beklemek lâzım!
Bu duygusuzluğa bir çâre yok mu, Allâh’ım?

Zavallı köylüye, ilkin, epeyce sövmüşler;
İşitmemiş… Bu sefer bir odunla dövmüşler.
Birer davul kadar olmuş da budlarındaki şiş,
“Davul çalınmada, zannım, aşağıki evde!” demiş.
İnince, derken, odunlar budur, deyip beyni,
“Davul bizim eve gelmiş!” demiş sonunda, hani?
Bizim de hâlimiz aynıyle köylünün hâli!
Harîm-i Şer’-i Mübîn’in, zemîn-i İslâm’ın,
Birer birer yıkılırken husûn-i iclâli;
Yerinden oynadı yerler de, bizler eyyâmın
Tekallübâtına bîgâneyiz hayâl ettik,
Kımıldamaksızın îmânı küfre çiğnettik!
Kımıldamak yine yok bizde cebr-i mâfâta ;
Kim uğramıştı, unuttuk, geçen beliyyâta !

Bizim muhîti, bizim halkı seyredince nazar;
Görür ki: Beyni bozulmuş yığın yığın kafa var.
Düşünceler mütehâliftir istikâmette;
Şu var ki, hepsi nihâyet bulur sakâmette !

Birinci zümreyi teşkîl eden zavallı avam ,
Bıraksalar edecek tatlı uykusunda devam.
Bugün nasîbini yerleştirince kursağına;
“Yarın” nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağına.
Yıkılsa arş-ı Hilâfet, tıkılsa kabre vatan,
Vazîfesinde değil: Çünkü “hepsi Allah’tan!”
Ne hükmü var ki, esâsen yalancı dünyânın?
Ölürse, yan gelecek Cennet’inde Mevlâ’nın,
Fenâ kuruntu değil! Ben derim, sorulsa bana:
“Kabûl ederse Cehennem ne mutlu, amca, sana!”

İkinci zümreyi teşkîl eden cemâ’at ise,
Hayâta küskün olandır ki: Saplanıp ye’se,
“Selâmetin yolu yoktur… Ne yapsalar boşuna!”
Demiş de hırkayı çekmiş bütün bütün başına.
Bu türlü bir hareket mahz-ı küfr olur; zîrâ:
Taleble âmir olurken bir âyetinde Hudâ;
Buyurdu: “Kesmeyiniz rûh-i rahmetimden ümîd;
Ki müşrikîn olur ancak o nefhadan nevmîd.”
Bu bir; ikincisi: Ye’sin ne olsa esbâbı,
Onun atâlet-i külliyyedir ki îcâbı,
Teressübâtını etmiştik önceden tahlîl.

Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkîl?
Evet, şebâb-ı münevver denen şu nesl-i sefîh.
-Fakat nezîhini borcumdur eylemek tenzîh-
Bu zübbeler acaba hangi cinsin efrâdı?
Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;
Hayır, kadın değil; erkek desen, nedir o kılık?
Demet demetken o saçlar ne muhtasar o bıyık?
Sadâsı baykuşa benzer, hırâmı saksağana;
Hülâsa, zübbe demiştim ya, artık anlasan a!..
Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşır,
Ki, haddim olmayarak, “Âferin!” desem yaraşır.
Nedir mi? Anlatayım: Öyle bir metâneti var,
Ki en savulmayacak ye’si tek birayla savar.
Sinirlerinde teessür denen fenâlık yok,
Tabîatında utanmakla âşinâlık yok.
Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmış;
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış;
Nasılsa “Rabbim utandırmasın!” duâsı alan,
Bu arsızın o damar zâten eksik alnından!
Cebinde gördü mü üç tane çil kuruş, nazlım,
Tokatlayan’da satar mutlakâ, gider de, çalım.
Eğer dolandırabilmişse istenen parayı;
Görür mahalleli tâ karnavalda maskarayı!
Beyoğlu’nun o mülevves muhît-i fâhişine
Dalar gider, takılıp bir sefîlenin peşine.
“Hayâ, edeb gibi sözler rüsûm-i fâsidedir;
Vatanla âile, hattâ, kuyûd-i zâidedir .”
Diyor da hepsine birden kuduzca saldırıyor…
“Ayıp değil mi?” demişsin… Aceb kim aldırıyor!
Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış verişi;
Mukaddesât ile eğlenmek en birinci işi.
Duyarsanız “kara kuvvet” bilin ki: Îmandır.
“Kitâb-ı Köhne”de -hâşâ- Kitâb-ı Yezdan’dır .
Üşenmeden ona Kur’ân’ı anlatırsan eğer,
Şu ezberindeki esmâyı muttasıl geveler:
“Kurûn-i mâziyeden kalma cansız evrâdı
Çekerse, doğru mu yirminci asrın evlâdı?”
Nedir alâkası yirminci asr-ı irfanla
Bu şaklaban herifin? Anlamam ayıp değil a!
Metâ’-ı fazlı mı varmış elinde gösterecek?
Nedir meziyyeti, görsek de bâri öğrensek.
Hayır! Mehâsin-i Garb’in birinde yok hevesi;
Rezâil, oldu mu lâkin, şiârıdır hepsi!

Bütün kebâire tiryâki bir kopuk tanırım.
-Ne oldu bilmiyorum şimdi, sağ değil sanırım-
Kumar, şenâ’atin aksâmı , irtikâb , içki…
Hülâsa defter-i a’mâli öyle kapkara ki:
Yanında leyl-i cehennem, sabâh-ı cennettir!
“Utanmıyor musun? Ettiklerin rezâlettir!”
Denirse kendine, milletlerin ekâbirini
Sayardı göstererek hepsinin kebâirini:
“Filân içerdi… Filân fuhşa münhemikti …” diye,
Mülevvesâtını bir bir ricâl-i mâzîye
İzâfe etmeye başlardı pâye vermek için.
“Pekî! Fezâili yok muydu söylediklerinin?”
Diyen çıkarsa “Müverrihlik etmedim!” derdi.
Şu zübbeler de, bugün, aynı rûhu gösterdi.
Fransız’ın nesi var? Fuhşu, bir de ilhâdı;
Kapıştı bunları “yirminci asrın evlâdı!”
Ya Alman’ın nesi var zevki okşayan? Birası:
Unuttu ayranı, ma’tûha döndü kahrolası!
Heriflerin, hani dünyâ kadar bedâyi’i var:
Ulûmu var, edebiyyâtı var, sanâyi’i var.
Giden birer avuç olsun getirse memlekete;
Döner muhîtimiz elbet muhît-i ma’rifete.
Kucak kucak taşıyor olmadık mesâvîyi ;
Beğenmesek, “Medeniyyet!” diyor; inandık, iyi!
“Ne var, biraz da ma’ârif getirmiş olsa…” desek
Emîn olun size “Hammallık etmedim!” diyecek.

Ne kaldı arkaya? Dördüncü kısmın efrâdı.
Bu zümrenin de sefâhet hayât-ı mu’tâdı.
Hem i’tiyâdını hiçbir zaman değiştiremez;
O nazlı sîneye zîrâ, acıklı şey giremez!
Geçen kıyâmet için “Fırtınaydı, geçti” diyor.
Diyor da zevkine, vur patlasın, devâm ediyor.
– Bugün Florya mı? A’lâ! Yarın ne var!
– Konser…
“Sular” da pek ömür amma, açık değil, dediler.
– Açılmamış diye evlerde kalmak olmaz ya!
– Hakîkat öyle! Ne yapsak? Gider misin Mama’ya?
– Ne var ki?
– Orta oyun var. Gelir misin? Haydi!
– Kavuklu, Hamdi mi? Gerçek… O sağ değil…
– Abdi.
– Hayır, hayır? Bana lâzım değil ne Abdi, ne şey!..
– Nedense pek asabîsin bugün, Ferîdun Bey!
– Değil, bu tatsız oyunlar çekilmiyor: Monoton!
– Pekî! Ne yapmalı? Sen bâri söyle… Bak: Saat on.
– Evet, ne yapmalı? Dur dur! Ne Üsküdar, ne Mama;.
Tiyatro olmalı, yâhud güzelce bir sinema.

Demek tiyatro severmiş benim sevimli beyim…
O hâlde ben ona tam altı sahne arzedeyim:
Ki her birinde değişsin bütün bütün âhenk;
Zemîni yeknesak olsun, edâsı rengâ-renk!

Edirne kal’asıdır gördüğün hisâr-ı mehîb;
O zirvesinde biten simsiyah ağaç da: Salîb!
Murâd-ı Evvel’i sırtında gezdiren tepeler,
Nasıl rükû ediyor Ferdinand’a, bak, bu sefer!
Bizim midir sanıyorsun şu yükselen bayrak?
Çeken: Savof… Lala Şâhin değil, kuzum, iyi bak!
Edirne… İşte o, İslâm’ın âhenîn sûru;
Edirne… İşte o Şark’ın cebîn-i mağrûru;
İkinci arş-ı teâlîsi Âl-i Osman’ın;
Birinci mevki’-i feyyâzı, belki, dünyânın;
Edirne… İşte o Dârü’l-Hilâfe’nin kilidi;
Sefîl ayakları altında Bulgar’ın şimdi!
Muzaffer ordusu hakkıyle intikâm alıyor:
Çoluk, çocuk, kadın, erkek, ne bulsa parçalıyor.
Bu katl-i âma da râzîyim ihtirâm olsa,
Harîm-i dîni de geçtik, harîm-i nâmûsa!
Şu dört minâreli câmi’ ki yoktu hiçbir eşi;
Ki parlıyordu hilâlinde san’atin güneşi;
Salîbi sîneye çekmiş de bekliyor… Nevmîd!
Ezan sadâsı değil duyduğun tanîn-i medîd!
O şanlı ma’bedi Sultan Selîm-i mağfûrun ,
Ki ihtişâmına benzerdi subh-i mahmûrun,
Nasıl gurûb edivermiş ki: Bir ziyâ, bir nûr,
O kanlı bezlerin altında olmuyor manzûr!
Ne sînesinde Hudâ var, ne hatırında Nebî…
Zalâm-ı küfre gömülmüş boyunca lâşe gibi!
Birer mezâr-ı müebbed kesilmiş evlere bak;
Beş ayda kırk bini sönmüş ki yanmıyor tek ocak!
Sokak sokak dolaşan sayha: Vâpesîn feryâd;
Derin derin duyulan ses: Enîn-i istimdâd.
Dışarda kendisi mahkûm, içerde nâmûsu…
Esîri öldürüyor, bak ki, zulmün en koyusu!

Meriç’le Tunca’nın üstünde gördüğün kümeler
Nedir bilir misin? Enkâz-ı târumâr-ı beşer!
Sarayiçi’ndeki bîçâreler ki hepsi kadın…
Kenâra vurmuş olan kısmıdır bu ecsâdın!
Nazarlarında sönen gözlerin sönük nazarı;
Kulaklarında civârın enîn-i muhtazarı ;
Kucaklarında birer na’ş-ı pâre pâre defîn…
Ecelle uğraşıyor bir yığın kemik… Ne hazîn!
Yalın ayak, baş açık, bir paçavra sırtında;
Bu tamtakır adanın tamtakır muhîtinde;
Acından ölmeye mahkûm olan zavallıları,
Sular bıraksa da Bulgar bırakmıyor dışarı!
Ne kurtulur, ne ölür… Derde bak, felâkete bak:
Hayât? O, hakkı değildir. Ölüm? Ölüm de yasak!

– Nedir şu karşıki vâdîyi bir alev bürüyor;
Fakat yılan gibi yerlerde kıvranıp yürüyor?
– Nedir mi? Kükremesinden de bellidir: Arda…
– Ya imtidâd-ı mehîbince yükselen her ada?
– Mezâr-ı sâbihi binlerce gövdenin, kafanın!
– Bu kıpkızıl derenin reng-i âteşîni , sakın,
Şafak bulutlarının zılli olmasın?
– Heyhât!
Sevâhilinde onun söndürüldü öyle hayât:
Ki aktı sel gibi aylarca hûn-i mazlûmu!

– Bu kanlı perde nedir?
– Hangi kanlı perde, şu mu?
Gümülcine’yle havâlisidir ki, bir canavar.
Bu mel’anetleri yapmaz -meğer ki Bulgarlar!-
Ne ihtiyar seçiyor, bak, ne kimsesiz tanıyor;
Beş altı günde otuz bin adam boğazlanıyor!
Pomak’ların deşilip süngülerle vicdânı;
Alınmak isteniyor tâ içinden îmânı!
Birer birer oluyor ırzı, malı, yurdu heder….
Gidince hepsi elinden: “Ya Bulgar ol, ya geber!”
Şu, göğsü baltaların en körüyle parçalanan,
Şu, beyni taşların altında uğrayıp kafadan,
Karın, çamurların üstünde, inleyen canlar;
Şu, bir yığın kömür olmuş, kül olmuş insanlar;
Ki gazlı bezle, o olmazsa, yağlı katranla
Yakıldı Bulgar’a şâyeste bir soğuk kanla;
“Salîbe secdeye varmak Hudâ’ya isyandır.”
Deyip Hudâ’sına kurbân olan şehîdândır.
“Ya Bulgar ol, ya geber!” sâde hâinin dediği…
Tanassur etmeye koyvermiyor ahâliyi,
Bahânesiyle imam görmüyor mu, çıldırarak,
Kuduzca saldırıyor intikâm için, ite bak!
Sarıklarından asılmışların hesâbı mı var?
Yetişmiyor gibi yer, bir de gökyüzünde mezar!

Siz ey başındaki destârı etmeyip de fedâ,
Onunla âlem-i lâhûta yükselen şühedâ!
Ne mutlu sizlere: Dünyâda çok ölüm gördüm;
Tahattur etmiyorum böyle kahraman bir ölüm.
Cihanda Habl-i İlâhî’ye i’tisâma , sizin
Şu kahramanlığınızdır yegâne levh-i güzin!
Siz, ey vücûduna elvermeyip de hâk-i mezâr,
Nesîm-i sâfa gömülmüş ricâl-i berhurdâr !
Biz almasak bile a’dâdan intikâmınızı;
Hudâ ki defter-i ebrâra yazdı nâmınızı,
Günün birinde şu dağlardan indirir elbet,
O intikâmı alır kanlı canlı bir millet!

– Nedir uzakta nümâyân olan şu ıssız ova?
Ki pek hazin duruyor?
– Bilmiyor musun? Kosova!
Nasıl bilirdin! Evet, bilmesen de hakkın var;
Bırakmamış ki, taş üstünde taş, kuduz canavar!
Yol uğratıp da bu sahrâdan önce geçmişsen;
Görür müsün, bakalım, bir nişâne geçmişten?
Ne olmuş onca mefâhir? Ne olmuş onca diyâr?
Nasıl da bitmiş o saymakla bitmeyen âsâr!
O, Yıldırım gibi sâhib-kıranların, ebedî
Sadâ-yı kahrı fezâsında çınlayan vâdî,
Bir inkılâb ile, yâ Rab, nasıl harâb olmuş?
Ki çırpınıp duruyor her taşında bin baykuş!
Murâd-ı Evvel’i koynunda saklayan toprak,
Kimin ayakları altında inliyor, hele bak!
Kimin elinde bıraktık… Kimin emânetini!
O Pâdişâh-ı Şehîd’in huzûr-i heybetini,
Sonunda çiğneyecek miydi Sırb’ın orduları,
İçip içip gelerek önlerinde bandoları?
Sen, ey Şehîd-i Muazzam ki rûh-i feyyâzın
Duyar, neler çekiyor yerde kalmış enkâzın!
O rûhtan bize bir nefha olsun indiriver…
Ki başka türlü uyanmaz bu gördüğün ölüler!..

– Nedir şu karşıda birçok karaltılar yürüyor?
– Muzaffer ordu ahâlîyi şimdi öldürüyor.
Nüfûs-i müslime çokmuş da gayr-i müslimeden,
İdâre müşkil olurmuş tevâzün eylemeden.
Demek tevâzün içindir bu müslüman kesmek;
O hâsıl oldu mu artık adam kesilmeyecek!
Tevâzün olmadı besbelli: Her taraf yanıyor;
Odun kıyar gibi binlerce sîne doğranıyor!
Ne reng-i muzlime girmiş o yemyeşil Kosova!
Şimâle doğru bütün Pirzerin, İpek, Yakova;
Fezâ-yı mahşere dönmüş gırîv-i mâtemden…
Hem öyle arsa-i mahşer ki: Yok şefâ’at eden!
Ne bir yaşındaki ma’sûm için beşikte hayât;
Ne seksenindeki mazlûm için eşikte necat:
O, baltalarla kesiktir; bu, süngülerle delik…
Öbek öbek duruyor pıhtı pıhtı kanla kemik!
Bütün yıkılmış ocak, başka şey değil görünen;
Yüz elli bin bu kadar hânümânı buldu sönen!
Siz, ey bu yangını ihzâr eden beş altı sefîl,
Ki ettiniz bizi Hırvat’la Sırb’a karşı rezîl!
Neden Halîfe’ye Kur’ân’la bağlı Arnavud’u
Ayırdınız da harâb ettiniz bütün yurdu?
Nasılmış, anlayınız iddiâ-yı kavmiyyet !
Ne yolda mahvoluyormuş bakın ki bir millet!
Siz, ey bu zehri en evvel kusan beyinsizler!
Kaçıp da kurtuluruz sandınız… Fakat, ne gezer!
Bugün belânızı bulmuş değilseniz, mutlak,
Yarınki sâikalar beyninizde patlayacak!

Şişip şişip gidiyorsun, değil mi, ey Vardar?
Ya boğduğun kadının, erkeğin hesâbı mı var!
Mezârı olmuş iken bunca na’ş-ı mevvâcın,
Cenâze yutmaya hâlâ mı doymaz emvâcın?
Ne oldu yâdına her gün hutûr eden o nukûş?
Nedir bu göğsüne çökmüş sevâd-ı cûşâcûş?
Neden kısıldı muhîtinde çağlayan nagamât ?
Bir âşinâ sesi duysaydım ölmeden… Heyhât!
O kanlı canlı yiğitler ki: Zıll-i bîdârı,
Koşar gezerdi senin dûş-i imtinânında ;
O anlı şanlı gelinler ki: Nûr-i dîdârı,
Uyurdu nâz ile âgûş-i mihribânında;
O kahraman babalar, anneler ki: Sâhilini
Dönerdi, her biri evlâdının tutup elini…
O gölgelerle berâber birer hayâl-i tebâh,
Birer hayâl-i defîn oldu şimdi… Öyle mi? Âh!

Selânik’in, Siroz’un, bak, o nâmdâr ovası,
Kimin elinde bugün, hangi haydudun yuvası?
Zemîni öyle boyanmış ki, hûn-i İslâm’a:
Kızıl kesâfeti çökmüş cebîn-i eyyâma!
Kızıl ufukların altında kıpkızıl her yer…
Kızardı, baksana, dağlar, kızardı vâdîler;
Kızardı çehre-i dünyâ; kızardı rûy-i semâ ;
Fakat şu mavili bayrak kızarmıyor hâlâ!
Onun salındığı yerlerde bir kızıl tûfan,
Ne can bıraktı, ne îman, ne boğmadık vicdan!
Minâreler serilip hâke, sustu ma’bedler;
Yıkıldı medreseler; dümdüz oldu merkadler.
Mesâcidin çoğu meydanda yok, kalanlar ise,
Ya gördüğün gibi meyhânedir, ya bir kilise..
Şehirde evlere baskın; kazada katl-i nüfûs;
Kurâda kalmadı telvîs olunmadık nâmûs!
Yapan da kim? Adı Osmanlı, rûhu Yûnanlı,
Bu işde en mütehassıs bölük bölük kanlı!
“Mukaddes ordu”yu te’yîd eden bu azgınlar
Saçıp savurdular etrâfa öyle yangınlar:
Ki uğradıkları yerlerde tütmüyor bir ocak…
Kıyâm-ı haşre kadar, belki tütmeyip duracak!
Adım başında şekâvet , adım başında kıtâl ;
Şenâ’atin ne kadar kanlı şekli varsa: Helâl!
Şu, haç kazılmak için alnı parça parça olan;
Şu, vaftiz etmek için buzlu gölde dondurulan
Zavallılarla soğuklarda titreşen eytâm ;
Şu, süngülerle aranmış delik deşik erhâm ;
Şu, na’şı kanlı çarıklarla çiğnenen kızlar;
Şu, hânedânı sönenler; şu hânümânsızlar;
Şu ümmehât-ı perîşân; şu derbeder evlâd;
Şu, saç yolan ninecikler; şu inleyen ecdâd;
Şu, bombalarla çöken kubbeler derünundan,
Kemik sütûnları hâlinde fışkıran ecsâd;
Şu kül yığınları altında saklı gövdeleri
Tavâf eden, o yürekler dayanmayan feryâd;
Tiyatrolarda görülmez, değil mi, nazlı beyim?
Sıkıldın öyle mi? Dur başka sahne göstereyim:

Bilir misin duyulan hangi yurdun inlemesi?
…………………………………………………… (*9)
İkindi oldu mu yâhu? Nedir bu “Salli!” sesi?
Evet… İkindi… Gelin bâri bir duâ edelim!
Kabûl eder diyelim… Hakk’a ilticâ edelim:

Yâ Rab, bizi kahretme, helâk eyleme…-
– Âmin!
Tâ ibret olup kalmayalım âleme…
– Âmin!
Yetmez mi celâlinle göründüklerin artık?
Kurbân olayım, biz bu tecellîden usandık!
Bir fecr-i ümîd etmeli ferdâları te’mîn…
Göster bize, yâ Rab, o güzel günleri…
– Âmin!
Ferdâlara kaldıksa eğer… Nerde o ferdâ?
Hâlâ mı bu İslâm’ı ezen mâtem-i yeldâ?
Hâlâ mı bu âfâka çöken perde-i hûnîn?
Nârın yetişir:.. Bekliyoruz nûrunu…
– Âmin!
Müstakbel için sîne-i millette emel yok!
Bir ukde var ancak, o da “Tevfîk-i ezel yok!”
Sensin edecek “Var!” diye vicdanları tatmin.
Çok görme, İlâhî bize bir nefhanı…
– Âmin!
Kur’ân ayak altında sürünsün mü, İlâhî?
Âyâtının üstünde yürünsün mü, İlâhî?
Haç, Kâbe’nin alnında görünsün mü İlâhî?
Çöksün mü nihâyet yıkılıp koskoca bir din?
Çektirme, İlâhî, bu kadar zilleti…
– Âmin!

Ve’l-hamdu li’llâhi Rabbi’l-âlemîn.

Mehmet Akif Ersoy Kimdir?

Mehmet Akif Ersoy’un Tüm Şiirleri

Safahat

Süleymaniye Kürsüsünde

Hakkın Sesleri

Fatih Kürsüsünde

Hatıralar

Âsım

Gölgeler

Diğer Şiirleri