Sabahattin Ali Hikayeleri-Komik-i Şehir
Sabahattin Ali Hikayeleri-Komik-i Şehir

Sabahattin Ali Hikayeleri-Komik-i Şehir

-Yeni bir tiyatro kumpanyası gelmiş!..-

Bu haber kasabaya seferberlik havadisleri kadar çabuk yayıldı.

Akşamüzeri bir elinde çıngırak, öteki elinde kocaman bir levha ile eşeğe binerek sokakları dolaşan boyalı cüce, arkasında şalvarlı çocuklardan, kahveci çıraklarından bir kuyruk sürükledi.

Çınarlı çeşmede su dolduran kadınlar, testilerin üstüne oturarak, biri gitmeden biri gelen bu tiyatrolara beddua ettiler.

Müddeiumumi, mugayiri ar ve haya (edep ve namusa, ahlaka aykırı) danslara, oyunlara karşı ne gibi tedbirler alınacağını düşündü…

Kopuklar, kör Veysel’in meyhanesinde kafa kafaya vererek daha yüzlerini görmedikleri kızların güzellikleri hakkında iddialar yaptılar.

Münevver gençler, meydan yerindeki eczanenin önüne iskemle atıp bu heyetin -kıymetli sanatkaranesine- dair münakaşada bulundular.

Kırtasiyeci, dekor yapmak için mukavva alıp parasını vermeden giden öteki kumpanyayı düşünerek birkaç küfür savurdu…

Herkes boştu, herkese iş lazımdı, herkes az çok alakadar oldu.

Candarma kaymakamlığından (eskiden yarbay karşılığı bir rütbe) mütekait belediye mimarının eseri olan taş tiyatro binası daha tamamlanmamıştı. Fakat içinde oyun verilebiliyordu. Memleket büyükleri erkenden locaları doldurmuşlardı.

Birinci loca kaymakamın…

Bu, mülkiyeden yeni çıkmış, İşkodralı bir gençtir… Emsalinde bulunan her şey kendisinde var: Ukala, kendini beğenmiş, kötücül (kötü göz sahibi)…

Sokakta başını ileri uzatarak, bastonunu kaldırımlara sert sert vurarak bir yürüyüşü var ki…

Akıl itibariyle herkesten üstün olduğuna kanaat etmiştir… Kazanın doktorlarıyla bile, ders anlatan bir müderris tavrıyla konuşur…

Hayatta namuslu adam tasavvur edemez: Ona göre bütün kadınlar orospu, bütün erkekler buna benzer illetlerle malul, yahut hırsızdır..

Yanında oturan da candarma kumandanı. Kaymakamın hemşerisi… Bilseniz ne habistir… Memlekete yeni gelen memurlara her türlü kolaylığı gösterir… Sırf onlarla ahbap olarak gece toplanmaları yapmak, böylece aile kadınlarıyla çeşmiçerez (içli dışlı olmak) geçinmek için…

Büyük bir hırsı da -iki kelimeyi bir araya getiremediği halde- içtimalarda nutuk söylemektir. Her milli bayramda hükümet meydanında masanın üstüne çıkar:

-Evet arkadaşlar… Evet… Bu memleket, evet…- diye saatlerce öter…

Nedense kaymakamla da pek anlaştılar.

Öteki loca müddeiumuminin…

Bu da Manastır’ın Ohri kazasından bir Arnavut’tur. Domuz itlafındaki (öldürmedeki) hizmetinden dolayı nasıl takdirname aldığını anlatan ziraat müdürünü dinliyor, ara sıra:

-Dil mi fendım?.. Şayanı ayret!- diye kafasını sallıyor…

Diğer localar da boş değil.

Hususi muhasebe memuru, harcırahları eksik tahakkuk ettirmekteki maharetiyle meşhurdur. Şişman göbeğini locanın kenarına dayayarak aşağıya, iki polis refakatinde umumhaneden gelen sermayelere bakıyor.

Gazete müdürü, yanındakilere, devlet ricaliyle nasıl içlidışlı olduğunu, mebusların çoğunu nasıl isimleriyle çağırdığını anlatmakla meşgul.

Belediye azaları ara sıra koridora çıkıyor, biraz sonra bıyıklarını silip ağızlarına leblebi atarak giriyorlar… Bu kasabanın kaçak rakıları pek enfestir…

Eşraf kızlarına süzgün süzgün bakan genç zabitler, arkadaşlarının ensesine vurarak kibar şakalar yapan muallimler de bu localardadır.

Aşağıda ise herkes sarhoş, kafayı çeken gelmiş… Kimisi bol keseden kabak çekirdeği ısmarlıyor, kimisi yanındakinin yakasından tutmuş, dili dolaşarak:

-Söyle… Yakarız değil mi… Ha?.. Ha?.. Söylesene, yakarız… Değil mi?..- diye bağırıyor. Öteki onu dışarı çıkararak hava aldırmaya çalışıyor.

Perde açıldı…

Alakadarları birkaç kişiden ibaret olan kantolar oynandı.

Son açılışta herkes karşısında çarlistoncu Suzan’ı buldu.

Bir alkış koptu. Klarnet, ud, trampetten ibaret olan cazbantla beraber dans başladı. Belli ki çok oynamış, fakat üstünden çiftetelli edasını atamamıştı. Ayakları yumurta çalkalamak için kullandıkları teller gibi birbirine dolaşıyor, gözlerine inen oksijenli saçlar, kibar bir el vuruşuyla geriye atılıyordu.

El şakırtıları, tekmeler, ıslıkların gayretiyle bu numara birkaç kere tekrar edildi.

Perde kapandığı zaman herkes coşkundu, müddeiumumi ziraat müdürüne eğildi:

-Akiki zenatkar… Dil mi fendım?..- dedi; mutadı (alışkanlığı) üzere başını bir daha salladı…

Bir sürü düettolar, kuvarettolar oynandı, yırtık sesli kız, karşısındaki pazen şalvarlı cücenin karnına vurarak:

-İnandın mı hey budala hah hah ha…

Turp sıkayım aklına hah hah ha… –

Dedikçe, hususi muhasebe memurunun karnı, gülmekten locanın kenarını yıkacak gibi sarsılıyordu…

Bunlar da bitti…

On beş dakika istirahatten sonra feci dramlar, kahkahalı komediler başlayacaktı…

Komik-i şehir Rahmi, sahnenin arka kapısından dışarı bakarak söylendi:

-Of… be, ne kar bu?..-

Sonra arkasında duran aktris Viktor’a döndü:

-Amma berbat memleket ha!..- dedi, -Üç gün evvelki hava neydi, şimdiki hava ne!..-

Yavaş yavaş kapıları kapadı, etrafına bakındı… Kimse yoktu… Viktor’u elinden tutarak kendine çekti, kucakladı…

Dört seneden beri beraberdiler… Rahmi bir mızıka binbaşısının Harbiye’yi yarıda bırakarak tuluatçılığa heves eden oğlu, Viktor İzmirli bir Yahudi zengininin kızıydı…

Babası galiba bir para meselesi yüzünden intihar edince -herkesin kolayca tasavvur edebileceği birtakım safhalardan sonra- bu seyyar tiyatro kumpanyalarına girmiş, Garbi Anadolu’yu senelerce dolaşmıştı…

Bir gün, Edremit’te, yarım yamalak bir heyetle oyunlar veren Rahmi’ye tesadüf etti…

Bu kızıl saçlı, yeşil gözlü, güzel ve biraz da delişmen komik kendisini yanına aldı…

Seviştiler, fakat bu aşkları, nedense kumpanya değiştikçe değişen aktris sevdalarından biri olmadı…

Rahmi artık onu kantoya falan çıkarmadı, piyeslerde, komedilerde ufak tefek roller verdi.

Böyle olduğu halde, Viktor, boyalı aktrislerin yanında çok göze çarpıyordu. Hatta birkaç akşam evvel birisi altın saatini:

-Var ol be!..- diyerek bağırarak dramın en heyecanlı yerinde sahneye fırlatmıştı…

Rahmi onu bir dakika yanından ayırmıyordu… Öteki aktörlerle konuşmasına bile razı değildi… Kendisinden başkasının onun sarı saçlarına, güzel yüzüne bakmasına dayanamazdı…

Dolgun vücudunu kucakladığı zaman, mavi damarları belli olacak kadar şeffaf yüzüne bakıyor, sevincinden ağlamak istiyordu. Biliyordu ki, yaşadıkları yaşamak değildir… Fakat bu tuluatçılık öyle bir şeydir ki, bir kere yakalanan yakasını kolay kolay sıyıramaz… Kumar gibi, sigara gibi bir şeydir. Aç kalır, soğuk han odalarında geceler, herkesten istihfaf (aşağılama) ve tahkir görür, lakin onu gene bırakamazlar…

En iyi sanatlar, en kazançlı işler onun bir nüktesine, bir sahne irticaline (doğaçtan oynanan bir sahne anlamında) feda edilir…

Rahmi sahneye girdi:

-E…- dedi, -hazırlandınız mı bakalım?..-

Tiran rollerini yapan Münir yanına sokuldu:

-Hazırız!..- Sonra kulağına eğilerek:

-Biliyor musun Rahmi?- dedi, -Birkaç akşamdan beri ön tarafa oturup mariz çıkaran, patırtı yapan külhanbeyler yok mu?.-

-Bu akşam yoklar değil mi?.. Ben göremedim…-

-Tabii göremezsin… İki üç tanesi dışarıda dolaşıyor, ötekiler de içeride kuytu köşelere sinmişler… Bir gidip gelmeler falan var ama… Hani biraz tetik olsak fena olmaz…-

-Dağ başında mıyız yavrum?..-

Ayrıldılar, Rahmi kuşkulandı… Fakat ehemmiyet vermemeye çalıştı… Aldırmadı…

-Evhamlı çocuk…- diye güldü.

Oyun başladı…

Oyun epeyce ilerledi…

Rahmi sahnedeydi…

Viktor Rahmi’nin boynuna sarılmıştı…

Piyes Namık Kemal’in -Zavallı Çocuk-uydu…

Viktor söylüyordu:

-Muhabbet, Atacığım… Muhabbet…-

Birden ortalık karıştı…

Birbiri arkasına tabancalar patladı… Salondaki ve sahnedeki lüks lambaları söndü; korkanlar, üzerlerine lambaların sıcak gazları dökülenler bağırışıyorlardı…

Herkes birbirini çiğneyerek kaçıştı…

Rahmi paltosunun cebinde elektrik fenerini ararken bir tabanca kabzası yedi…

Aklı başına geldiği zaman sahne, polisler, candarmalarla dolmuştu… Ayağa kalkar kalkmaz bağırdı:

-Viktor… Nerede Viktor?..-

Müddeiumumi ifadesini almak için susturdu:

-Anlatmanız lazımdır nasıl oldu mesele… Dil mi fendım?..-

O gece sabaha kadar uyuyamadı… Ortadan kaybolanlar Viktor’la Suzan’dı…

Halbuki Suzan biraz sonra geldi… Çok çabalandığı için herifler bırakmışlardı: -Tırnaklarımla yüzlerini parçaladım…- diyordu… Viktor’un baygın ve Çömlekçizade’nin kucağında olduğunu söyledi…

Rahmi sabahı zor yaptı… Şafakla beraber candarma kumandanının dairesine gitti… Ortalığı süpüren bir neferden başka kimse yoktu…

Dışarıda, kar altında dolaştı… Kahvelere girdi çıktı… Vakit geçmiyordu.

Meydan yerindeki büyük saat dokuzu vurdu…

Rahmi topuklarına kadar kara gömülerek dolaştı…

Saat buçuğu çaldı…

Saat onu çaldı…

Candarma kumandanı gocuğuna bürünmüş, çizmelerini çekmiş, elinde dikenli bastonuyla göründü.

Rahmi koştu. Fakat öteki bunu görür görmez: -Gördünüz mü akşam yaptığınızı?.. Başımıza iş açtınız!- diye azarladı..

-Biz mi beyim?..-

-Elbet siz… Hep kendi ihtiyatsızlığınız!-

-Niçin efendim?.. Ne yapabilirdik ki?..-

Cevap vermedi… Rahmi sordu:

-Yalnız… Bir takip falan çıkmadı mı daha?..-

Yürüye yürüye odaya gelmişlerdi. Dik dik baktı:

-Ne takibi?.. Bu havada mı?..-

Şaşırdı: -Nasıl… Onları bırakacak mısınız?..-

-Getirirler!..-

-Ne zaman?.. İstediklerini yaptıktan sonra, değil mi?.. Neye yarar?..-

Öteki, çizmelerini sobada kurutarak, cevap verdi:

-Pencereden dışarı bak bakalım… Bu havada sen gider misin?..-

-Giderim… Yanıma iki candarma verin, giderim!..-

-Hadi be sersem…- diye mırıldandı.

Rahmi coştu… Çıldıracaktı… Bağırdı:

-Peki ama, siz bu memleketin inzibatını temine memur değil misiniz?.. Herkes canını ve namusunu size emanet etmedi mi?.. Mesul olacağınızı düşünmez misiniz?.. Bu yaptığınızın korkaklık olduğunu düşünmez misiniz?-

-Posta!-

Bir nefer girdi.

-At şunu dışarı!..-

-Baş üstüne beyim!- Rahmi’ye döndü:

-Buyurun!-

O zaman: -Yapmayın yüzbaşım!- diye yalvardı, -Allah aşkına yapmayın… Bir tek candarma… Ben yayan yürüyeyim… Yalnız bir tek süvari candarma verin. Beraber gidelim.-

-At dışarı!-

Nefer kolundan tuttu.

O, sallana sallana çıktı.

Rüyada gibiydi… Ne yapacaktı?.. Kime gidebilirdi bu yabancı yerde?..

Hükümet yok muydu?.. Başlarında kendilerinin hür, namuslarının emniyette olduğunu söyleyen bir hükümet yok muydu?..

-Oh!- dedi, -Sahi… kaymakama çıkmadım. Ona söylerim, yalvarırım, hatta tehdit ederim.-

Yürüdü… Hükümet konağına girdi:

-Beyim… Akşam siz de vardınız… Kadınlarımızdan birisini kaçırdılar… Bir takip çıkarsanız.-

-Hay hay… Şimdi candarma kumandanına yazarım.-

-Efendim, ben ona gittim: Beni dışarı attı. Bu havada takip olmaz, dedi. Yalvardım… Bağırdım… Dinlemedi…-

-Ya…-

Düşündü… Herhalde kumandanın istemeyişinde bir sebep vardı… Pencereden baktı… Hakikaten kar çılgın gibi savruluyordu.

-Peki… Siz gidin, ben çaresine bakarım.-

-Çok teşekkür ederim beyim.-

Rahmi çıktı. Söz almış demekti… Handa biraz oturdu… Öğleden sonra hükümete uğradı. Kaymakamın yanına girdi:

-Beyim… Takip çıktı mı?..-

-Haaa… Bak unutmuştum!-

-Oh… beyim, nasıl olur ya?..-

-Hem biliyor musun… Boşuna külfet… Nasıl olsa birkaç güne kadar getirirler.-

-Fakat bu birkaç günde… Buna nasıl tahammül edilir?..-

-Canım herhalde kadının da gönlü vardı. Bak… Öteki nasıl kurtulup gelmiş…-

-Baygınmış efendim…-

-Laf!..-

-Beyefendi… Boş şeyler konuşuyoruz… Vakit geçecek!..-

Öteki kızdı… Kendisine, kazanın kaymakamına bu laf söylenir miydi?..

-Boş şeyler mi konuşuyoruz?.. Biliyor musun ne dediğini?.. Bir orospu için başımıza iş mi açacaksın?-

Bu sefer Rahmi kızdı:

-Orospu… Orospu ha… Kaymakam bey… O, sizin namuslu geçinenlerinizden bile namusludur!..-

Bu lafa da kızmak lazım geldiğini hissetti:

-Edepsiz… Takip çıkarmıyorum!..-

Nasıl?.. Takip çıkarmıyor muydu?..

Niçin kendisine hakim olamamıştı, niçin böyle münasebetsiz laflar söylemişti?.. Bunu tamir etmeliydi:

-Beyim…- dedi, -beyciğim… Kusuruma bakmayın… Pek perişan oldum… Aklım başımda değil… O benim için her şeydir beyim… Ben onsuz yapamam… Siz de gençsiniz; siz de sevmek nedir bilirsiniz… Şimdi onun ne halde olduğunu düşünmek bile beni çıldırtıyor… Yalvarırım kaymakam bey… Emredin de iki candarma olsun çıkarsınlar…-

-Havalar açılsın da o zamana kadar gelmezse karakollara sordururuz…-

-Bekleyemem… O kadar bekleyemem… Muhakkak deli olurum…-

Ellerini uzatarak yalvardı:

-Oh beyim… Onu buldurunuz, onu buldurursanız size ne kadar dua edeceğiz… Sizi ne kadar seveceğiz… İnsanlardan büsbütün yüksek bir kimse olarak tanıyacağız, -sözlerine bir dram edası verdi- siz bizim aşkımızın yegane mabudu olacaksınız… Siz bizim…-

-Amma yapışkan şeysin be!- diye bağırdı, -Odacıyı çağıracağım şimdi…-

Bu adamı rikkate (duygulandırmaya çalışmak anlamında) getirmeye çalışmak neticesizdi… Gözyaşlarını avuçlarına silerek çıktı…

Kaymakam koltuğunun arkasına yaslanarak derin bir oh çekti:

-İyi ki candarma kumandanına sordum… Çömlekçizadelerle uğraşıp dertsiz başıma dert mi açacaktım?..- diye söylendi.

Rahmi akşama kadar dolaştı ve bedelinin yarısını vererek birkaç gün için bir at kiraladı… Tek başına Viktor’u aramaya gidecekti… Atı alır almaz sabahı falan beklemeden yola çıktı…

Şehirden uzaklaşınca gece olmuştu. Hayvanını onların gittiği söylenen Türkmen köylerine doğru sürdü. Kar kesilmiş, bulutlar hafiflemişti, ay bunların arkasında kurşuni abajurlu bir elektrik ampulü gibi hafif hafif parlıyordu… Yalnız soğuk bir rüzgar vardı. Nihayetsiz ovaların karlarını yalayıp gelen bu rüzgar sanki her mesamesine (deri üzerindeki gözle görülmeyen delikler, gözende) kızdırılmış bir iğne sokuyordu… Muşambasına daha iyi sarıldı, fakat ayakları fena halde üşüdüğü için attan indi, dizginleri koluna geçirerek hızlı hızlı yürümeye başladı…

Karlar ayaklarının altında, ağızda kauçuk çiğneniyormuş gibi sesler çıkarıyordu… En ufak bir hareket bile yoktu… Ara sıra durarak etrafı dinlediği zaman, cebindeki saatin tıkırtısından başka şey duyulmuyordu…

Kağnı tekerleklerinin siyah izlerini taşıyan yollar, beyaz kar sahralarının ortasında, bir ölü elinin mor damarları gibi kıvrıntılar yaparak uzuyordu…

-Ne bitmez yollar yarabbi!..- diye söylendi… Üç gün, tam üç gün yürüdü… Hastalıklı köylülerden ekmek istedi. Tezek alevinde ısınan çocuklara bir kerpicin üstüne oturarak ders anlatmaya çalışan köy muallimlerinden yol ve haber sordu…

Üçüncü gündü. Öğleye doğru büyük bir çam ormanından eli tabancasında, kurt sesleri dinleyerek geçerken, uzaklarda at nallarının sesini duydu…

Biraz sonra tepeden dört beş süvari göründü. O, kenara çekilerek bekledi, yaklaştıkları zaman gördü ki bunlar aradıklarıdır ve birisinin kucağında Viktor yatıyor. Hemen önlerine çıktı… Onlar bunu görür görmez filintalarını doğrultarak:

-Depreşme!..- diye bağırdılar… Yaklaşınca kendi aralarında müzakereler oldu. Sonra birisi inerek Rahmi’nin üstünden silahlarını aldı, tekrar atına atladı. Kucaklarında baygın duran kadını karların üstüne bırakarak gerisingeriye dörtnala uzaklaştılar…

Siyah yamçılarının eteklerini savurarak beyaz çam dalları arkasında gözden kayboldukları vakit Rahmi ne yapacağını düşündü…

-Dönmeli!..- dedi.

Viktor’u kucağına alarak hayvana atladı… Ağır ağır yürüdü… Soğuk yoktu… Hele ormandan çıktıkları zaman güneş bile görünmeye başlamıştı. Kış günlerinin bu tatlı öğle güneşi bulutların arasından ovaya, karların üstüne uzandıkça insan kendisini altın sütunlu bir kubbenin altında ve bir mermer sarayda zannediyordu.

Dört gün sonra, bir gece yarısı kasabaya girdiler… Zayıflamışlar, sararmışlar, boğazlarına kadar çamura batmışlardı… Karlar eridikçe balçıklaşan yollar, zamklı kağıtlara yapışan sinekler gibi onları çabalandırmıştı…

Handa, Rahmi Viktor’u kendi eliyle soydu, yatağa yatırdı… Onun rutubetten sızlayan ayaklarını avuçlarıyla ovarak ısıttı…

Sac sobalı ufak odaya bütün kumpanya efradı birikmiş:

-Aşkolsun be- diyorlardı, -biz seni gürültüye gitti sanmıştık…-

O anlattı… Heriflerin Viktor’u şehre kadar getirmek zahmetine bile katlanmayarak karların ortasında nasıl bıraktıklarını; dönüşte kalmak istedikleri köylerin kendilerini nasıl istemeyerek kabul ettiklerini anlattı..

Kaymakamla candarma kumandanının kendisine neler yaptığını anlattı.

İki gün sonraydı; öğle üzeri Rahmi yol tedarikleri yapmak için çarşıya gitmişti. Bir candarma geldi:

-Viktor Hanım’ı kaymakam bey istiyor, bazı şeyler soracakmış!- dedi…

Başını cama dayayarak uzak dağlara bakan Viktor, duygusuz bir makine gibi hazırlandı. Çünkü komiserlerin, candarma kumandanlarının, kaymakamların çağırmasına alışkındı… Bu vukuatı eksik olmayan hayatta kaç kere istintaklar (sorgular) geçirmiş, kaç kere toprak zeminli tevkifhanelerde yatmıştı…

Kaymakam odada yalnızdı… Viktor girince:

-Geçmiş olsun- dedi, -inşallah hepsi cezalarını bulacaklar…-

Evvelce bir takip bile çıkarmayan adam şimdi alakadar oluyor, ince ince sualler soruyordu. Bunun tek sebebi işgüzarlıktı. Bazı kötü niyetlilerin: -Meseleyi örtbas etti!- demelerine meydan vermemek için, hazır kadın da bulunmuşken, bir faaliyet göstermeliydi. Nasıl olsa işin gürültülü patırtılı kısmı geçmişti…

Yalnız konuşma ilerledikçe tuhaf tuhaf bir şeyler olduğunu hissetti… Gözlerini Viktor’un beyaz, solgun yüzünden, koyu mavi gözlerinden ayıramıyordu. İçinden: -Amma enfes şey be!..- diye söylendi.

Bu kadına karşı zapt edilemez bir hırs duyuyordu…

Koltuğundan kalkarak kızın yanındaki iskemleye oturdu. Elleri iradesini dinlemeyerek, onun aşağıya doğru mecalsizlikle sallanan uzun kollarını yakalamak istiyordu.

Niçin çekiniyordu sanki?.. Bu sapa kazanın kralı demek değil miydi o?.. Kim hesap sorabilirdi kendisinden?.. Bilhassa böyle bir tiyatrocu kız için!..

Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Damarlarında dolaşan kan değil, yanardağ lavlarıydı sanki. Her uzvu geriliyor, titriyor, dudakları, farkında olmadan, dişleri arasında parçalanıyordu. Ne söylediğini şaşırmıştı:

-Senin bu kadar güzel olduğunu bilseydim takibe kendim çıkardım!- diyor, müfrit hareketlerden menetmeye çalıştığı elleriyle onun omuzlarına dokunuyordu.

Nihayet kaynayan bir çaydanlık gibi taştı… Viktor’un kollarını sımsıkı yakaladı:

-Gel!- dedi, -Gel!.. Bitirdin beni!..-

Genç azalarının kuvvetiyle unu kucakladı… Bazan solan, bazan kırmızılaşan titrek dudaklarını kadının gerdanına yapıştırdı…

Viktor serbest kalan bir eliyle onun başını itmeye çalışıyor:

-Ne yapıyorsunuz?.. Çıldırdınız mı?.. Ne yapıyorsunuz?..- diye bağırıyordu…

Odanın öteki başındaki kanepeye götürmek için kucakladığı esnada kadın silkindi… Kollarını kurtardı, o zaman kaymakamın aklına bile getirmediği bir şey oldu:

Beyaz, zayıf bir kol kalktı… Kaymakamın suratına şiddetle indi.

Kaymakam ince parmakların tombul yanağında bıraktığı izleri ovuşturarak masanın yanına sıçradı.

Aç bir köpek iştahla sarıldığı bir et parçası ağzından kapıldığı zaman, nasıl kızar ve vahşileşirse, kaymakam da öylece kızdı, vahşileşti ve kudurdu…

Öyle adamlar vardır ki, haysiyet, şeref gibi kayıtlara aşina olmadıkları halde, gurur ve nahvetlerine (kibir, burnu büyüklük) dokunulur, acizleri yüzlerine çarpılırsa kendilerini kaybedecek kadar hiddetlenirler.

Bu da, her ne kadar sakin olmaya, itidalini (soğukkanlılığını) muhafazaya çalışıyorsa da, gözleri bir noktaya dikilmiş, bu tokada mükemmel bir mukabelede bulunabilmek için düşünüyordu:

Masanın üstündeki kalemi şiddetle aldı… Titreyen elleriyle beş altı satır yazdı.

Kapının önündeki hademeye karakol kumandanını acele çağırmasını söyledi, o gelince kağıdı uzatarak:

-Bu kadını al…- dedi. -Fahişelik yapıyormuş; Çömlekçizadelerle dağa falan kaçmış, evvela hükümet doktoruna, sonra da umumhaneye götürürsünüz…-

Birbiri arkasına gelen bu vakaların aptallaştırmış olduğu Viktor’u kolundan tutarak götüren karakol kumandanına:

-Dikkat edin ha… Mesul ederim!- diye bağırdı.

Biraz sonra odaya gelen candarma kumandanına vakayı anlattı ve hiddetle mırıldandı:

-Görsün kaymakam tokatlamayı!..-

Dişlerini çıkararak sırıttı… Islık gibi bir sesle: -Hem ne zaman olsa elimizde demektir- dedi, -yalnız arası biraz soğusun!..-

Bu son vaka Rahmi’yi fena halde sarstı, muvazenesi bozuldu. Bir meczup gibi sokaklarda dolaşıyor, her gördüğü adamın yanına sokularak derdini anlatıyor, muavenet (yardım), merhamet dileniyordu.

Kaç gece kaymakamın kapısı önünde bir köpek gibi uluyarak ağladı… Kaç kere candarma kumandanının yolunu bekleyerek onun eteklerine sarıldı… Kaç gece umumhaneye girmek isteyerek nöbetçi candarmadan azar ve tekme yedi.

Kumpanya efradı da artık dağılmaya başlamışlardı. Yalnız eski patronlarını bu halde bırakıp gitmeye gönülleri razı olmayan dört beş kişi, onu kandırmaya, buradan götürmeye çalışıyordu..

Gene bir akşamdı, alacakaranlıkta evine giden kaymakam, yolda Rahmi’ye tesadüf etti:

-Gene mi sen?..-

-Viktor’u bana ver!- dedi. -Viktor’u bana ver, bir saat bile beklemeden buradan gideceğim.-

Beklenmedik bir cesaretle kaymakamın yakasından tuttu:

-Eğer vermezsen… O zaman… Biliyor musun… O zaman seni öldürürüm… Bu elimle… Boğazını sıkarım… Seni zevkle… Kahkahayla öldürürüm… Bilsen seni öldürmek ne tatlı olur… Yarın dairene geleceğim… Onu orada bulurum değil mi?.. Yoksa!..-

Ellerini uzatarak korkunç işaretler yaptı… Hızlı adımlarla dolaşık sokaklarda kayboldu…

Kaymakam şaşırmıştı, bu gözlerin sahibi dediğini yapacağa benziyordu… Bu adam bir deliydi… Öyle ya… Adamakıllı deli.

Sonra bu vaziyet, halk arasında ufak tefek mırıltılar çıkmasına da sebep oluyordu…

Bir çare… Bütün bunları toptan temizleyecek bir çare lazımdı…

Güldü… Bir fabrika gibi şeytani fikirler yapan kafası, bu çareyi de bulmuştu:

Ertesi gün, Komik-i Şehir Rahmi Bey kumpanyası, birçok vukuata, memleket inzibatını ihlal edecek ahvale sebebiyet verdiklerinden, bir yaylıya doldurularak, idareten kaza hududu haricine, -iki candarma refakatiyle- çıkarılıyordu…

Yaylı, çamurlu yollarda acı, boğuk sesler çıkararak ilerliyordu… Hava kapanık ve sıkıntılıydı… Üzerinde yer yer su birikintileri duran ova, kirli bir sofra muşambasını andırıyordu… Alçak bir tavan gibi, ıslak yerlere yaklaşan bulutlarla, ufkun manzarası münasebetsiz ve çirkindi. Tepelerinde beyaz kar yığınları duran kırmızı topraklı dağlar, Rahmi’nin gözüne, iltihaplı kan çıbanları gibi görünüyordu…

Öğleye doğru Üzümcü Deresi’nin çağıltısı işitildi… Arabacı:

-Çay taşmış diyorlardı… Galiba köprü korkuluklarını da sel götürmüş… Su çoksa geçemeyiz…- dedi. Geldikleri zaman suyun epeyce alçalmış olduğunu gördüler… Araba, tekerlekler dokundukça yerinden oynayan kalasların üzerinde sarsılarak yürüdü. Dere, aşağıda, çağlayan şiddetiyle akıyordu. Çamurlu, asabi sular bazı büyük taşlara çarparak köpürüyorlar, sonra beyaz bir sakal gibi uzayarak kayboluyorlardı… Köprünün ortasına gelmişlerdi… Birdenbire atlar şaha kalktı… Başlarını kaldırıyorlar, tepine tepine köprünün kenarına yaklaşıyorlardı. İçeride feryatlar koptu… Nasıl oldu bilinemez, araba -birbiriyle konuşarak yanından giden iki candarmayı da sürükleyerek- aşağıya uçtu. Kahverengi sulara gömüldü…

Bir gün odasında:

-Teverrüm ettiği melfuf tabip raporuyla de teeyyüd eden umumhane sermayelerinden (verem olduğu ilişteki doktor raporuyla da doğrulanan genelev kadınlarından) Viktor’un hastaneye sevki…- hakkındaki evrakı okuyan kaymakamın yanına topal birisi girdi ki bu, mahut vakadan -sakat olarak kurtulabilen yegane adam- candarmalardan biriydi…

Hastaneden yeni çıktığı için dermansızdı, bir kanapenin ucuna ilişti:

-Beyefendi!.. İçime dert olacak da…- diye başlayarak birçok şeyler söyledi.

Bilhassa, o vakanın, söylendiği gibi kaza olmadığını, çünkü köprünün üstünde giderken arabanın içindekilerden kızıl saçlı bir adamın atılıp dizginleri yakaladığını, şiddetle asılarak arabacının ve hayvanların mukavemetine rağmen dereye sürüklendiklerini anlattı…

Fakat kaymakam kendisine, -Herhalde korkuyla hayalet görmüş olduğunu, böyle zırva lafları bırakmasını, sonra elalemin alay edeceğini, hatta mesuliyeti bile olduğunu, hülasa çenesini kapatmasını- söyledi…

Sabahattin Ali