Muallim Naci Selîmiyye Şiiri Tahlili
Muallim Naci Selîmiyye Şiiri Tahlili

Muallim Naci Selîmiyye Şiiri Tahlili

Muallim Naci Selimiyye şiiri tahlili

  • Şanlı bir meydân-ı heycâ geldi pîş-i çeşmime
    Olmada her fırkadan nîrân-ı gayret müncelî

(Gözümün önüne şanlı bir savaş meydanı geldi; bu savaş meydanında her bölükten bir gayret parıltısı görünmekte.)

Şair türbe ziyaretinde müşahede ettiklerinin etkisiyle Yavuz dönemindeki bir savaş manzarasının gözleri önünde canlanışını ifade ederek geçmişteki kudretli günleri hatırlatmak ister. Osmanlı toplumunun o dönem içine düştüğü karamsar ve çökmüş psikolojisine yönelik telkinlere öncelikle gayretli, kahraman bir ordu ve askerlerini resmeden bir tablo çizerek başlar. Daha manzumenin başında Nâci, tıpkı Namık Kemal gibi, miskinliğin, ümitsizliğin, tembelliğin üzerlerinden atılması gerektiğini, geçmişten bir örnekle ortaya koyar.

Gözünün önünde beliren bir savaş meydanı, tükenmekte olan Osmanlı toplumuna geçmişi hatırlatılarak silkinmeleri telkin edilmektedir. Birinci beyitte yer alan “nirân-ı gayret” (gayret parıltısı) terkibi, ecdâdın kudretli, cesur, gayretkeş ve kararlı insanlar olduğu için muvaffak olduğuna işaret etmektedir. Devletin içinde bulunduğu koşulların toplumda yarattığı olumsuz ruh halinin ümitsizce ve karamsar bir halde beklemekle çözülmeyeceği, sözü edilen bölük bölük askerler gibi “gayret parıltısı” göstermek suretiyle geçmişteki şa’şaalı günlere ulaşıldığına işaret edilir.

  • Hasma karşı her saf-ı seyyâr ateş püskürür
    Yıldırım gûya olur nevbet-be-nevbet müncelî

(Hareket halindeki her saf düşmana ateş püskürtmekte; sanki zaman zaman yıldırım da ortaya çıkmakta.)

Nâci’nin ilk beyitte belirttiği savaş meydanının genel atmosferi ikinci beyitten itibaren o tablo içindeki detaylardan söz edilerek sürdürülür. İlk beyitteki durağan görüntü burada “saf-ı seyyar” terkibiyle hareketlilik kazanır. Savaş tablosu içindeki aksiyon, şairin vermek istediği epik atmosferi oluşturmaya yönelik olup, manzumenin sonuna kadar bu detaylar sürüp gitmektedir. Osmanlı askerinin nasıl muzaffer olduğu, özellikle her beyitte parıltı, ışık anlamlarını çağrıştıran kelimelerin kullanılması gibi bu beyitte de “ateş ve yıldırım” ile ifade edilmiştir. Savaş meydanındaki askerin düşmana korku salan, cesur, kahredici duruşu bu iki kelime etrafına anlam bulmuş, ayrıca yıldırımın zaman zaman ortaya çıkışı da metnin ilerleyen kısımlarında belirecek olan Yavuz Sultan Selim’in hışmı, cesareti ve heybetini resmetmek üzere işlevselleştirilmiştir.

  • Her tüfenginden fürûzân nûr-ı cevvâl-i zafer
    Her topundan kevkeb-i ikbâl-i millet müncelî

(Askerin elindeki her tüfekten zaferin hareketli nûru parlamakta; sanki her toptan da milletin talih yıldızı görünmekte.)

Osmanlı toplumunun 19. asrın ikinci yarısında içinde bulunduğu bedbin psikoloji, siyasetin açmazları ve istikbale ilişkin karamsarlığın ortadan kaldırılmasını amaçlayan şair, üçüncü beyitte özellikle “aydınlık, ışık, parlaklık” tenasübünü bir arada kullanarak bu ruh halini ümide döndürmeye çalışmaktadır. Nâci, “nûr-ı cevvâl-i zafer, kevkeb-i ikbâl-i millet, fürûzân, müncelî” ifadelerinin çağrışım gücünden yararlanarak milletin kendi “kara bahtına” razı olmuş bir çöküntü içinde bulunmasına karşılık, tarihte Osmanlı askerinin baht yıldızını nasıl kahramanlıklar göstererek elde ettiğini hatırlatır.

İçinde bulunulan zor koşulların, özellikle dış devletlerin Osmanlı üzerindeki yıkıcı tesirlerine karşı cesaret telkin etmek amacıyla askerin geçmişte milletin talihini bir yıldız gibi parlatmak amacıyla düşman karşısında gösterdiği yiğitliğin resmini çizer. Destansı bir anlatımı tercih eden Nâci, manayı kuvvetlendirmek maksadıyla tüfekten çıkanı “zaferin nûru”, toplardan ateşleneni ise “milletin baht yıldızı” istiareleriyle aktarır. Oluşan bu parlak, ışıklı ve aynı zamanda düşmana korku salan ateşîn hava, nasıl bir mâziye sahip olduklarına matuf hafıza tazeleme maksadını taşır. Dördüncü beyit ise tam da bu manayı bütünlemeye yönelen Nâci’nin, Osmanlı askerinin düşman karşısındaki pozisyonunu anlatmasıyla sürdürülür:

  • Seyredin Osmâniyânın hamle-i şîrânesin
    Birden olmuştur hezârân seyf-i satvet müncelî

(Osmanlı askerinin [düşman karşısında] aslanın kükremesine benzeyen hücumunu seyredin! Binlerce hücum kılıcı bir anda ortaya çıkmış görünüyor.)

Nâci, yine bu beyitte de milletin hafızasını tazelemeye dönük detayları hareketli ve canlı bir tablo halinde sunarken, milletin içte ve dışta kendisine taarruz edenlere karşı gösterdiği cengâverliği hatırlatır. Manzumenin başından itibaren kendi bakış açısını merkeze alan, ziyaret ettiği türbenin çağrışımlarını, meydana getirdiği hayal tabloyu anlatan şair, bu beyitte millete “seyredin” diye seslenerek gözünün önünde beliren savaş, kahramanlık ve zafer meydanından ibret almaya çağırır.

İlk beyitten bu yana Osmanlı toplumunun içine düştüğü “aşağılık” duygusunu ortadan kaldırmayı hedefleyen tavrın bu beyitte top yekûn hareket ile başarıldığı şeklinde izah edilir. Şairin, tarihin hamaset dolu günlerini “aslan” istiaresiyle ortaya koyması da tesadüfî değildir. Zira Osmanlı’nın genişleme ve yükselme döneminde hem dünya üzerinde kurduğu üstünlük vasfını hem de cesaret ve gücünü temsil etmek üzere işlev kazanan “aslan kükremesi” gibi bir terkip, dönemin öz güveni kaybolmuş, çökmekte olan ve kaderine razı toplumuna cesaret telkin eden bir anlayışın ürünüdür.

  • Berk-i hâtif sanma, olmuştur Selîm-i evvelin
    Dest-i pür-zûrunda şemşîr-i celâdet müncelî

(Bunu sakın görünmez âlemden gelen bir şimşek zannetme! Bu Sultan Birinci Selîm’in kudretli elinde parlayan kahramanlık kılıcıdır.)

Tarih bilincinin genellikle Fatih ve Yavuz isimleri çevresinde şekillendiği, daha çok Osmanlı’nın yükselme ve yayılma dönemine göndermelerde bulunulduğuna yukarıda değinilmişti. Nâci bu beyte gelene kadar bir fon oluşturmuş, içinde gayreti, zaferi, cesareti barındıran detaylara yer vermişti. Beşinci beyitte ise bu tablo içinde Yavuz Sultan Selim’i heybetli bir görüntü ile öne çıkarır. Zira resmedilen savaş meydanındaki o celâdet ve cesaretin esas kaynağı Selim-i Evvel’dir. Şair, göstermeye çalıştığı manzaranın tesadüfî veya metafizik bir durum değil, Sultan Selîm’in cesaretinin, inancının ve kahramanlığının ürünü olduğuna işaret eder. Savaşın ortasında, elinde, görene bir “berk-i hâtif” zannını veren kılıcıyla Yavuz Selîm belirmiştir. Onun savaşı hariçten idare etmeyip askerin ortasında bulunması, onların kalbine başka bir kuvvet vermektedir.

Ayrıca ilk beyitten itibaren öne çıkarılan “gayret parıltısı, ateş, yıldırım, zafer nûru, aslan kükremesi, şimşek” gibi ifadeler, Sultan Selîm’in şahsına toplanmış ve onun karakterinin
bileşenlerini oluşturmuştur. Ömrünü at sırtında geçirmiş bir padişahın cesareti, zafer inancı, gayreti, hışmı, korkutucu parıltısıdır sözü edilen Osmanlı askeri üzerine düşen ışık. Bu aynı zamanda dönemin idarecilerine de verilmek istenen bir mesaj niteliği taşımaktadır. Çünkü Nâci de bilmektedir ki Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü açmazların en büyük sebeplerinden biri kifayetsiz ve gayretsiz idarecilerdir. Tarihin büyük şahsiyetlerinin ortaya koyduğu kahramanlıklar, o günün yöneticilerine de ilham kaynağı, cesaret ve gayret örneği olmalıdır. Nâci, Yavuz Sultan Selîm gibi tarihe istikâmet çizen güçlü bir padişahın savaş meydanındaki duruşundan hareketle, onun kişiliği ve ibretli yaşamına yaptığı dolaylı göndermeler okuyucularına ve idarecilere ders, telkin ve ibret niteliğindedir.

  • Kahramân-ı bî-muhâbânın görün cevlânını
    Cebhe-i pâkinde nûr-ı gâlibiyyet müncelî

(Korkusuz kahramanların hücumunu bir görün, hepsinin tertemiz alnında galibiyet nûru parlamakta.)

Nâci, Osmanlı askerinin, içinde bulunduğu dönemi doğru müşahede etmiş olmalı ki, iç ve dış etkenler karşısındaki eksiklik, zafiyet, zayıflık, gayretsizlik ve çöküntünün ortadan kaldırılması için Sultan Selîm’in şahsında zuhur eden cesaret parıltısı ve zafer ışığının askerlere nasıl sirayet ettiğini hatırlatır. Ordunun iç ve dış etkenler karşısında içine düştüğü acziyet, dirayetsiz yöneticiler ve inancını kaybetmiş askerin eski şaşaalı günlerden ibret almasını arzu eden şair, eski şiirin süslü ve teksif edilmiş anlatım tarzının da sunduğu imkânlardan yararlanır ve destansı bir ordu görüntüsü çizer.

Bu ordunun böylesi vasıflara ulaşmasının sebebi ise “kahramân-ı bî-muhâbân” olan Sultan Selîm’dir. Metnin geneline hâkim olan parlak ve ışıklı atmosfer bu beyitte de “nûr-ı galibiyet” terkibinin “müncelî” redifi ile bir araya gelmesiyle sağlanır. Geçmişin parlak günleri, şimdinin karamsar tablosu içinde bu kelimelerin anlam ve çağrışım gücüyle ortaya koyulur. Başlarında cesur bir padişahın komuta ettiği ordunun iman ve zafer inancıyla verdiği mücadelenin kaynağı ise bir sonraki beyitte karşılığını bulmaktadır:

  • Başka bir kuvvet verir cengâverânın kalbine
    Kalb-i leşker-gâhta oldukça Hazret müncelî

(Cenâb-ı Hak savaş alanındaki askerin kalbinde varlığını hissettirdikçe, bu askerin kalbine bambaşka bir kuvvet vermekte.)

Muallim Nâci, Yavuz Sultan Selîm döneminde ordunun iman ve şuurla donanmış askerlerden oluştuğunu hatırlattığı bu beyitte, yeni fetihler yapıp toprak genişletme amacının yanı sıra, Allah’ın varlığını kalplerinde hissederek cenge gittiklerinden söz etmektedir. Zira askerin kalbinde yer alan Hakk’ın varlığı, başlarında da O’nun yeryüzündeki gölgesi olarak kabul edilen başarılı ve cesur bir padişahla birleşerek önüne geçilmez bir kuvvet meydana getirmektedir. Burada her ne kadar Osmanlı askerinin iman eksenli tavrı, beytin odağına alınmışsa da asıl vurgulanmak istenen Selîm-i Evvel devrinin şa’şaasıdır.

Ordunun böyle dirayetli, kararlı ve cesur komutanların döneminde muzaffer oldukları hatırlatılarak güçlü bir mesaj verilmektedir. Zira yukarıda da belirtildiği üzere Yavuz Selîm, Osmanlı ordusunu dışarıdan komuta etmemiş, “kalb-i leşker-gâhta” yer alarak askere bambaşka bir kuvvet ve cesaret vermiştir. Nâci, askerin kalbine nüfuz eden inanca ayrı bir vurgu yaparak, dönemin sekülerize olmuş, maddî endişelere gark olan ve atalete düşmüş nesline, ecdâdın ruh coğrafyasını emsal göstermeye çalışır. İnancını kaybetmiş, imanı zedelenmiş bir ordunun, düşmana karşı muzaffer olamayacağı, ancak Sultan Selîm ve askerlerindeki gibi bir iman ve şuurla hareket edilmesi gerektiği vurgulanır.

  • Afitâbın dehri tenvîr ettiği günden beri
    Olmamıştır böyle bir hurşîd-i şevket müncelî

(Güneşin yeryüzünü aydınlatmaya başladığı günden beri böyle bir heybet, azamet güneşi daha doğmamıştır.)

Muallim Nâci’nin “Selîmiyye”si hiç şüphe yok ki bir medhiyye olarak yazılmış, manzumenin ilk beytinden itibaren heyecan, coşku, hareketli ve büyüleyici sahneler bütünüyle medhiyyenin kompozisyonunu tamamlama fonksiyonunu yerine getirmiştir. Son beyitte övgünün zirve noktasına gelen şair, güneş istiaresini kullanarak, Osmanlı tarihinde Yavuz Selîm’in bir komutan ve sultan olarak vasfını yüceltmiştir. Yeryüzüne gelmiş en büyük şahsiyetlerden biri olarak gördüğü Yavuz Sultan Selîm’i “güneş” gibi güçlü bir istiare ile anlatması, şairin eski şiir estetiğini çok iyi bilmesiyle izah edilebilir. Divan edebiyatı geleneğinde ve özellikle gazel ve kasidelerde yüceliği, azâmeti, gücü, güzelliği temsil etmek üzere güneş, dünya, ay gibi kelimelerle yapılan istiarelere sıkça başvurulur.

Şair, parlak, kudretli ve ihtişamlı Selîm-i Evvel döneminin tüm asırlara emsâl teşkil edebilecek benzersiz bir devir olduğuna vurgu yapar. Yukarıda korkusuz bir kahraman olarak vasfedilen Sultan Selîm medhiyesi, şairin son beyitte onu heybet, haşmet ve azâmet güneşi olarak nitelemesiyle tamamlanır. Sultan Selîm’in bu manzûmede bir “heybet ve azâmet güneşi” veya bir “galibiyet nûru” olarak değerlendirilmesini, dönemin siyasî ve askerî yapısındaki bozukluğun toplum psikolojisi üzerinde uyandırdığı bedbînlik ve bezginliğe karşı, yukarıda da belirtildiği üzere, tarihte bir ışık, umut parıltısı ve bir kurtuluş bulma arzusunun bilinçaltındaki yansımaları olarak değerlendirilebilir.

Şiirin Şekil, Dil ve Üslubu

Manzumenin şekil, dil ve üslubuyla ilgili ilk söylenmesi gereken ise Tanzimat döneminde görülen hece ve aruz ikiliğinin Muallim Nâci’de görülmediğidir. Nâci bütün şiirlerini; kaidelerini ve inceliklerini çok iyi bildiği aruz vezniyle yazar. Yavuz Sultan Selim’e medhiyye olarak yazılan “Selîmiyye” manzumesi de, “kıt’a”28 nazım şekliyle ve aruzun “Fâ’lâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün” kalıbıyla yazılmıştır. Nâci birçok manzumesinde olduğu gibi burada da Türkçeyi
aruza uydurma gayretiyle zorlamalar yapmamış, kelimeler ve dizeler doğal halleriyle ahengi sağlamıştır. Başka bir deyişle aruzun Türkçeye Nâci’nin yeteneği sayesinde uyduğunu görmek mümkündür.

Nâci 8 beyitten oluşan, kıt’a nazım şekliyle ve Sultan I.Selim’i övmek maksadıyla yazdığı manzumede, -et harfleriyle tam kafiye, müncelî (incilâlı, ışıklı, parıltı) kelimesi ile de redif kullanmıştır. Manzume kıt’a nazım şekline uygun olarak “xa xa xa…” kafiye örgüsüne sahiptir. Ayrıca birçok beyitte asonans ve aliterasyonlar da kullanılarak âhenge katkı sağlanmıştır. Özellikle i, î, a ve â seslerinin yanı sıra aşağıdaki beyitte de görüleceği üzere r ve n ünsüzlerinin tekrarına yer verilmiştir.

Seyredin Osmâniyânın hamle-i şîrânesin
Birden olmuştur hezerân seyf-i satvet müncelî

Şiirin her beytindeki “müncelî” redifinin yanında bu kelimenin manasını bütünleyen kavramlara da yer verilerek aydınlık, ışık dolu bir imaj yaratılmıştır. Aynı zamanda yücelik, büyüklük, kutsallık çağrışımları da yapan bu kelimeler, oluşturulmak istenen mananın tesirini pekiştirmekte ve manzûmenin genelinde önemli bir yer tutmaktadır. Sözgelimi, birinci beyitte nirân; ikinci beyitte ateş, yıldırım; üçüncü beyitte kevkeb, nûr, fürûzân; beşinci beyitte berk; altıncı beyitte, nûr; sekizinci beyitte ise afitâb, tenvîr ve hurşîd kelimeleri tenasüb oluşturdukları gibi parıltılı atmosferi meydana getirme işlevi görürler.

İlâveten parlaklık-ışık imajı veren kelimeler haşmet, güç, kuvvet ve dehşet anlamları veren kelimelerle bir arada kullanılır. Nîran, âteş, yıldırım, berk gibi kelimeler Osmanlı ordusunun “her tüfenginden nûr-ı cevvâl-i zafer” ve “her topundan kevkeb-i ikbâl-i millet” parlayan hamasetini canlandırması açısından işlevseldirler. Rediflerden önce kullanılan gayret, satvet, millet, celâdet, galibiyyet, şevket kelimeleri de tarihî-hamasî havayı destekler niteliktedir. Nâci’nin böylesi bir görüntüyü okurun gözü önüne resmetme çabası, devrin sosyal psikolojisine moral değer olarak tarihten getirilen bir kahramanlık sahnesi şeklinde okunabilir.

“Selîmiyye”de hareketli bir sahne ve cesur bir ordunun meydandaki durumunu anlatmak üzere fiillerin çokça kullanıldığı görülür. Bunlardan bazıları; geldi, olmada, püskürür, seyredin, görün, fürûzan, verir, tenvîr et- vs. fiilleridir. Yine şairin okuruna hatta genel anlamda tüm Osmanlı toplumuna fikirlerini ısrarla telkin etmek istediğini gösteren ve hitabet üslubuna yaklaştıran “seyredin, görün, sanma” gibi emir kipiyle kullanılan fiiller de okurun dikkatini diri tutmaya yöneliktir. Hemen hemen her beyitte terkiblere yer veren Nâci, manzumenin geneline
bakılırsa, dönemine göre oldukça sade, anlaşılır ve akıcı bir dil kullanmıştır.

Kaynak: BartınÜniversitesi