Varlık Dergisi Aralık-2020
Varlık Dergisi Aralık-2020

Çizgiyorum – Özge Ekmekçioğlu Sayfa:2
Katharina N. Piechocki ile Söyleşi – Pelin Kıvrak – Esen Kunt Sayfa:4
İstanbul’un fethi, gerçekten de Hıristiyan bir Avrupa fikrinin yükselişini açıklayan bir model olarak sıklıkla kullanılır. Daha sonra Papa Pius II olan Enea Silvio Piccolomini’nin Respublica Christiana fikrini Avrupa ile eşdeğer tuttuğu ve Latince “europeus” (Avrupa) sıfatını icat ettiği biliniyor. Ancak erken modern Avrupa’nın Hristiyanlıkla özdeşleştirilmesi, geriye dönük olarak Avrupa’yı dinsel bir monolit olarak kemikleştirdi ve koca bir kıtanın karmaşık kültürel, dilsel ve dinsel zenginliğinin gölgede bırakılmasına sebep oldu. Kartografiyi dinî düşüncenin önünde tutarak Avrupa’nın alternatif bir tanımını yapmaya çalışıyorum. Avrupa’yı şekillendiren çok çeşitli dinî eklemlenmelerin önemini inkâr etmeden ve kıtanın tamamen laik olduğu şeklinde bir vizyonu teşvik etmeden, coğrafya ve haritaya geçişin, yavaş yavaş şekillenen bir araştırma alanını radikal bir şekilde ortaya çıkarabileceğine inanıyorum.
Kristal Aile Haritası – Esen Kunt Sayfa:9
Her şeyin suçlusu aslında boş bir sayfaydı, yörüngesini arayan bir kalemin çizdiği boş bir sayfa. Yazmak: harita çizmek, zaman ve uzama hükmetme gücüdür. Kendi tekil metinlerimizi katettiğimiz, belki de içinde yaşadığımız bir harita ortaya koymaktır. Yazının “yollardan ve oluşlardan” meydana geldiğini biliriz. Bir sanat yapıtında her zaman bir yörünge vardır, bunlar uzamsal ve yeğinlik haritaları oluşturur. Zihnimizin kıvrımları, çizgileri, karanlık bölgeleri hiç gidilmemiş yosunlu adacıklarıyla bir atlasın kendisine benzer. Bu bağlamda sanat yapıtı, bir roman başlı başına bir kartografya kurar, bunu ince ince diyagramlar ile inşa eder. Yazar, kalemi bir usturlaba dönüştürüp, uzak diyarlarda görünmez bir rotayı izleyerek, bir dünyayı, uzamı ve zamanı kendi ölçeğinden geçirerek ıssız adalarını, öteki mekânlarını, öznel haritalarını çizer. Bu eksende harita ve metin anlamın aslında ikili boyutunu inşa eder. Ortaçağda mappa, kumaş anlamına gelir; metinse Romalılar için dokunmuş olan şeydir. Kısaca haritalarımızı ve metinlerimizi dokuruz, görünmez uzaklıklar, olası yakınlıklarla kurduğumuz metinler vardır elbet. Hikâyeyle haritanın tarihçesinin paralel gittiğini, birbirlerinden doğduklarını söyleyebilir miyim? Her hikâye bir harita vaat eder, her harita da bir hikâye. Antik haritaların tablodan farksız olduğunu da iddia edebilir miyim? Her şey zihinde başlar; elbette en büyük haritanın zihin olduğunu söyleyeceğim.
Murat Gülsoy’da Karanlığın Kartografyası – Hande Balkız Sayfa:18
Farklı zamanların düşünce, duygu ve değerlerinin izleri mekânın diliyle görünür hale gelir. Zamanuzamlar anlatılardaki olayları somutlar, cisimleştirir, onlara yaşam kazandırır. Kahramanın adımlarıyla inşa edilen, hafıza ve mekân ilişkisinin odağa alındığı Ve Ateş Bizi Tüketiyor’da Murat Gülsoy’un adeta bir mimar kimliğiyle hareket ettiği söylenebilir. Yol ve yoldaki uğrakların temsil ettiği anlamlarla biçimlendirilen roman, mekân kurgusuyla Karanlığın Aynasında romanına karşıt konumlandırılabilir. Ve Ateş Bizi Tüketiyor’da anlatı kente, sokaklara taşınırken Karanlığın Aynasında’da eve hatta bir salonun içine sıkıştırılır. Mekân kullanımındaki karşıtlığa rağmen karanlık sözcüğünün kodlarında kesişim noktalarına sahip olan bu iki metin çapraz uzantılar açısından birbiriyle ilişkilendirilebilir.
Çağdaş New York’un Edebî Ölçekli Haritası – Pelin Kıvrak Sayfa:28
Modern ve entelektüel şehirlinin dürtüsel yürüme eylemi, ünlü Fransız filozof Michel de Certeau’nun yirminci yüzyılın ortasında önerdiği gibi kartografik bir çabadır. Yürüyen çağdaş, göçmen ve ötekileştirilen birey –19. yüzyılın amaçsızca dolanan flâneur bireyinden farklı olarak– şehirde kendine bir yer bulamadığı için ya da ona özgü bir mekânı olmayan şehri iyice öğrenerek altedebilmek için yürüyordur.
2020 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri Sayfa:32
Varlık dergisi olarak 1933’ten günümüze özenle sürdürdüğümüz ‘edebiyatımıza yeni değerler kazandırma’ çabası, 87. yılımızda da edebiyatseverleri yeni imzalarla buluşturuyor. Zeynep Uzunbay, Nilay Özer, Seyyidhan Kömürcü, Ali Özgür Özkarcı ve Mehmet Erte’den oluşan şiir seçici kurulu yaptığı değerlendirme sonucu ödülü Ceren Biber’in “Hış” adlı dosyasına verdi; Kutay Onaylı’nın “Türkolmak” ve Uğur Can Dural’ın “Kara Gömüldü” adlı dosyalarını ise ‘dikkate değer’ buldu. Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Hatice Meryem, Pelin Buzluk ve Selçuk Orhan’dan oluşan öykü seçici kurulu, ödülü oy çokluğuyla Esra Ersoy’un “Kalır” adlı dosyasına verirken, Sitem Şanlı’nın “Mezar Delen” adlı dosyasını ‘dikkate değer’ buldu. Ödül alan ve dikkate değer bulunan isimleri kutluyor, söyleşi, şiir ve öykülerini yayımlıyoruz.
Ceren Biber ile Söyleşi – Varlık Sayfa:34
Ben şimdiye dek sadece bir dergide şiirimi yayımlattım. Şiirimin ilk defa görüldüğü dergi Ecinniler. Başka bir yere de göndermedim zaten. Varlık dergisi ikinci olacak. Kimse şiirime dair hiçbir şey bilmiyor yani. Yakın arkadaşlarım, hatta ailem dahi bilmez şiir yazdığımı. Şimdi birileri bilecek.
Etek Traşı (Şiir) – Ceren Biber Sayfa:38
Şiirler (Şiir) – Kutay Onaylı Sayfa:39
Daha Sonra Yerleşmişim Oraya (Şiir) – Uğur Can Dural Sayfa:40
Esra Ersoy ile Söyleşi – Varlık Sayfa:42
Geçmiş, bugün ve gelecek toplamda bir geniş zaman aralığı vaat ediyor bana. Haliyle zamanlar arası bütün olaylar, kişiler ve bilhassa imgeler geçişken, dönüşebilen ve değişebilen bir kavramlar bütününe tekabül ediyor. Belki de bu sebepten öykülerimdeki saatin çocukluk çağını vurmasına, orayı işaret etmesine engel olmuyorum. Çünkü şimdi söylediklerimi, deneyimlediğim bir zaman aralığından ayrı düşünmek gerçekçi gelmiyor bana. Ama yine de öykü bir şeyleri yakalamamıza – ya da kaydetmemize–imkân tanır mı? Evet tanır. Öykü, o geniş zaman aralığında birbirine değmiş ve iz bırakmış eylemleri, duyguları, insanları ve ihtimalleri kaydettirir.
Rüyalarında Sayıkladığını Sanan Birinin Hikâyesi (Öykü) – Esra Ersoy Sayfa:46
Şarküteri (Öykü) – Sitem Şanlı Sayfa:50
Bir Zamanlar Kadıköy (1): Şiir Bir Şenliktir – Metin Cengiz Sayfa:54
Varlık hepimizin ruhunun yaşadığı, sık sık uğradığım ve uğrayanlarla sohbetimin olduğu bir mekândı. O zamanlar Varlık Cağaloğlu yokuşunda, İran Konsolosluğu’ndan hemen Eminönü iskelelerine doğru sarkan dar bir ara sokaktaydı. Şiir dergilerine her genç gibi şiir gönderip yayımlatmaya, şairlerle tanışıp ortamı tanımaya başladığımda Varlık’ın küçücük yeri uğrağım olmuştu. Vilayet Han’daki Broy dergisine gidip geldiğim zamanlarda bile akşamları mutlaka Kemal Özer ve diğer müdavimlerle sohbet etmek için Varlık’a uğrardım. Edebiyat ve şiir için bu sohbetler oldukça ders vericiydi.
Bildirim 2020 (Şiir) – Yüksel Pazarkaya Sayfa:56
Toril Moi: “Ben Bir Kadın Yazar Değilim” / Kültür ve Sanatta Kategori Olarak Kadın – Ecem Özensoy Sayfa:57
Feminist teorisyen Toril Moi’nin 2008 yılında kaleme aldığı “I am not a woman writer: About women, Literature and Feminist Theory Today”1 adlı metni feminizmin kadın yazarlara atfettiği önemin özellikle edebiyat dünyasında 1970’li yıllardan itibaren geçirdiği dönüşümleri ele alırken neden kadın yazar, kadın yazını gibi kategorilerin feministler arasında giderek eleştiriye tâbi tutulduğunun altını çiziyor. Moi’nin metni yalnızca feminizmin edebiyata olan ilgisinin izini sürmekle kalmıyor, aynı zamanda bir bütün olarak sanat alanında feminist düşüncenin paradoks olarak nasıl kendi ideolojisini yarattığını anlamamıza yardımcı oluyor. Bugün de dünyada feminizmin sanata olan etkisine baktığımızda gerek sanatçıların gerekse izleyicilerin ve okurların feminizmin öznesi kadın olmak zorunda mı? dediklerini duyar gibi oluyoruz.
Daha Nice Konu (Şiir) – Sina Akyol Sayfa:60
Ercan Arslan’ın Adsız Resimleri – Emre Dirim Sayfa:61
Zaman, mekân belirsiz. Geceyi, gündüzü, ânı belirleyen, ele veren hiçbir şey yok. Yalnızca figürün devinimleri, donup kalmış, taşlaşmış. Yapılmış, bitmiş. Kendi zamanını oluşturmuş, başka bir zamana geçemez, değişik bir mekâna sıçrayamaz. Yalnızca oluşan ânın varlığıyla sınırlı bir eylemin görünümü. İzleyen taşları, desenleri… başka bir yere, zamana taşıyabilir elbette belleğinde.
“Güzel Varlık! Hasta Yatıyorsun”: Heidegger Felsefesinde Şiir – Osman Damla Sayfa:65
Şiir, Heidegger için kutsalın yoksunluğudur. Tanrıların uzaklığı ya da yakınlığı değildir, yalnızca onu biçimlendirendir. O, açıkça tanrısal, gizemli, söylenmeyen ve yoksun olunanın sesi, müziği, anlatısıdır. Şiir, söylenemeyeni dünyaya getiren bir söylemedir. Dil, onda kendini söyleme (sagen) ve adlandırma, ad verme (nehnen) olarak açar. Bu, dilin en kökensel biçimidir. Söyleme, yeryüzü ve dünya, physis ile tekhne arasındaki gerilimdir. Bu nedenledir ki şiirin düşünmeye, düşünmenin de şiire gereksinimi vardır
Bazen Bir Söz Başka Bir Sözün Yerine de Geçer (Öykü) – Muzaffer Kale Sayfa:69
51. Bölge (Şiir) – Elçin Sevgi Suçin Sayfa:70
Çizgi Roman ve Grafik Romanın Edebiyatla İlişkisi – Buket Uzuner Sayfa:71
Maalesef çizgi roman ve grafik romanın küçümsendiğini ve dışlandığını yazarlar arasında da görüyoruz. Bu sanatı ciddiye almayan, önemsemeyen, çocuksu bulan ve çocuksu bulduğu fantastik, bilimkurgu dahil her şeyi küçümseyen bir edebiyatçı tutumu Türk edebiyatında artık azalsa da ne yazık ki hâlâ mevcut. Bu zihniyet benim yazmaya başladığım 78’lerde çok daha katı ve güçlü bir “edebî iktidar”a sahipti. Bu konudaki düşünceleri nedeniyle dışlanan yazarlardan biri de bendim.
Kısa Filmin Uzun Sözü: Arda Çiltepe ile Söyleşi – İrem Kargıoğlu Sayfa:74
Yakılmanın önünde ne dinî ne hukuki bir engel olmasa da kül olmak Türkiye’de imkânsız bir arzu. Cenazelerin Avrupa’daki bir krematoryuma gitmesi gerekiyor. Bana tuhaf ama ilgi çekici bir açmaz gibi göründü. Cenazenin seyahat etmesi, sınırlarda laboratuvar testlerine tâbi tutulması, o ülkeye kabul edilmesi ve krematoryuma varması gibi prosedürler üzerine daha da gitmek istiyordum ama hem film süresini aşıyordu hem de paramız yetmeyecekti. Esasında Hamburg’daki bir krematoryumda çektiğimiz daha fazla malzeme vardı. Ancak filmin montaj sürecinin ilerleyen aşamalarında hikâyeyi nasıl aktaracağıma dair bir tıkanma yaşadıktan sonra, eldeki malzemeye söyleyemeyeceği bir şeyler söyletmeye çalıştığımı ve en baştaki histen uzaklaştığımı fark edip bunları attım.
“Yaftalı Tabut” Oyunu Üzerine Yelda Baskın ve Gökhan Aktemur ile Söyleşi – Hüseyin Sorgun Sayfa:78
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Bilgesu Erenus’un yazdığı, Yelda Baskın’ın yönettiği, dramaturgisini Gökhan Aktemur’un yaptığı Yaftalı Tabut isimli oyunu seyircisiyle buluşturmaya hazırlanıyor. Yaftalı Tabut, adına tarihin dipnotlarında rastlayabildiğimiz, Türkiye’nin ilk kadın oyun yazarı, kuramcı, aktivist, sosyal ve siyasi yaşamın her alanında öncü Fatma Nudiye Yalçı’nın hikâyesini anlatıyor. Varlık dergisinin Aralık 2020 sayısında Hüseyin Sorgun oyunun yönetmeni Yelda Baskın ve dramaturgu Gökhan Aktemur ile söyleşiyor.
Şekil Değiştiren Kadın Vampirin Gözünden Kerime Nadir’in “Dehşet Gecesi” – Nilüfer Yeşil Sayfa:83
Vampir kadının tehdidi karşısında erkeğin mücadelesi, romanın baştan çıkarıcı kadınlara karşı erkeği uyaran bir anlatı olduğu izlenimi yaratır. Bununla birlikte, Diane Long Hoeveler’in belirttiği gibi, gotik romanın “iddia ettiği şeyi değil de, tam tersini” aktarmayı amaçladığı düşünülürse, erkeğin tehdidini alteden bir kadın vampirin zaferini okumak mümkün hale gelir.
Yeni Şiirler Arasında – Şeref Bilsel Sayfa:91
Yeni Öyküler Arasında – Jale Sancak Sayfa:93
Hiçliğin Kokusu (Öykü) – Zeynep Tuğçe Karadağ Sayfa:95
Haydut (Şiir) – Rabia Çelik Çadırcı Sayfa:96
Figan (Şiir) – Begüm Şahbudak Sayfa:98
Varlık Kitaplığı Sayfa:99
“Dissensus: Politika ve Estetik Üzerine” / Jacques Rancière – Bülent Avcı Sayfa:99
Rancière’in makalelerde odaklandığı iki temel konu var: Politikanın estetiği ve estetiğin politikası. Bunları eleştirel bir gözle irdeleyen yazar, hem çağdaşlarıyla hesaplaşıyor hem de yirminci ve adım attığımız yirmi birinci yüzyıldaki estetik ve politik söylemleri çözümlüyor. Savaşlar, işgaller ve 11 Eylül sonrası şekillenen estetik ve politik söylemleri masaya yatıran Rancière, bu bağlamdaki ahlaki dönüşümleri enine boyuna inceleyip çatışmanın ve sanatın, çağdaş eğilimleri ve sanat politikalarını yönlendirdiğini ortaya koyuyor.
“Foça Mektupları” / Ahmet Önel – Tufan Erbarıştıran Sayfa:101
Ahmet Önel, insanın kendine olan yabancılaşmasının, kendini yeniden tanımasının, kim olduğu konusunda kafa yormasının önemini duyuruyor. İnsanın doğayla kurduğu gizemli beraberliğin sonuçlarını duygulara yaslanarak anlatıyor. Önel, yaşamı uzun bir yürüyüşe benzetiyor. Bunu bazen insanın iç yolculuğuna, bazen de doğayla tanışmasına bağlıyor.
Adil İzci ile “Canım Ada” Üzerine Söyleşi – Arife Kalender Sayfa:102
“Durum – kesit öyküleri” ağır basıyor olabilir ama olay öyküleri de var. Sözgelimi “Mektup”. Kimilerinde de ikisi bir arada. Sözgelimi “Öylesine Bir Gezi”de hem olay var hem de durum – kesitler. Doğrusu bunlardan birinde bir öykü yazayım demiyorum; uyarına hangisi gelirse… Hatta öyle bile sayılmaz; kendiliğinden biri ağır basıyor ya da o türde oluyor.
Güzin Yalın ile “Mutfak Okulu” Üzerine Söyleşi – Ayça Güçlüten Sayfa:104
Romandaki karakterlerin karmaşası da birbirleriyle ilişkileri de, insan karakterinin karmaşasına ve ilişkisine paralel gelişti, kendiliğinden öyle oldu. Çoğu kez kendim de şaşırarak fark ediyorum ki, öykü nereye isterse oraya gidiyor. Çünkü insan karakteri çok renkli, canlı bir şey.
“Küçükçekmece-Kuşların Evi” / Süreyya İsfendiyaroğlu – Sevinç Düzen Sayfa:106
Kanal İstanbul projesinin hayata geçirilmesi kuşlar gibi diğer birçok canlı türü için de tehdit anlamına geliyor. Projenin sebep olacağı tahribat Küçükçekmece Gölü etrafındaki birçok kuş türünün doğal yaşamının yok edilmesi demek. Göl çevresindeki doğal yaşamın sürmesi dünyadaki kuş varlığı için de önem taşıyor. Kitapta görseller ve kuş türlerine dair ayrıntılı bilgiler hem okumayı keyifli hale getiriyor hem de farkındalık oluşturuyor. Hedeflenen projelerdeki Kuş Gözlemevi araştırmacılar, fotoğrafçılar, kuş gözlemcileri dışında da birçok kişinin ilgisini çekeceğe benziyor.
“Türbülans” / Naile Dire – Bekir Dadır Sayfa:108
Modern şiirde şairin şiirini bitirirken kurduğu dizelerde sıklıkla görülen sonlanma, okuru bir sona götürme hissi Dire’nin şiirlerinde baştadır. Bu hem okurun şiire bir beklentiyle girmesini sağlar, hem de varoluşa dair bir işarettir. Bu başlangıç dizeleri tıpkı insanoğlunun yaradılışına denk gelir gibi sorgulayıcı, öfkeli ve okurun zihninde anlamını çözmeye çalıştığı dizelerdir.
Şiir Günlüğü – Gültekin Emre Sayfa:109
“herkes başkasının rüzgârıyla gider kendine”. Kendinden biri olmayan Veysi Erdoğan akşam güllerinin solmasına uzatıyor elini nefesi yettiğince. Sonsuz acıları kendine saklıyor, kilitleniyor ipeğe, çünküye bata çıka. Elinin içine bağırıyor, bağırtıyor, sızlayan yaralarına. Ruhuna kepenk oluyor dengbejler. Ovalar ses vermez, yankılar düşlere gebe kalır. Oğlaklar takvime bakar, dağları gözler börtü böcek, tüm mahlûkat gümüş gölgelere sığına sığına yol ararlar koyaklarda, yankısız uçurumlarda. Kapkara bir lehimdir dillerinin önünde perde, gözlerindeki sürmenin karası günler boyu silinmez. Tuz da kanar sesini koyuvermeden, yanık havaların karnında büyümeden geceler gündüzler, aylar, yıllar. Yas kinlenir, yol bilmese de, iz sürmese de, öç almaya gitmese de. Kinin mumu söner sonra. Sonra her şey ya aktır ya kara. Yarasa geceleri çıngıraklı yılanların rüyasına girer. Akrepler ulur bağırlarına taş basa basa. Bir dil oluşur uzaklardan yakınlara ağa ağa. Dilin ardından bir hayat sökün eder yaşanmış yaşanmamış. Sözcükler kalemlere sığmaz olur. Kendimden Biri Değilim (Ve Yayınları, Eylül 2020) der Veysi Erdoğan. Çünkü “herkes başkasının rüzgârıyla gider kendine”.
Küresel Haberler… – Zeynep Şen

Varlık