Dicle ve Ben Şiirinin Tahlili
Dicle ve Ben Şiirinin Tahlili

Dicle ve Ben Şiirinin Tahlili

Nurullah Çetin, Firak-ı Irak üzerine yaptığı çalışmasında, Süleyman Nazif için vatan kavramının neyi karşıladığını şöyle ifade eder: “Süleyman Nazif için annesinden bile daha ileri gelen vatan,
Osmanlı sınırlarının ulaştığı her yerdir. Vatanın bir karış toprağının bile elden gitmesi şairde derin yaralar açar, onu feryatlara boğar.”

Hele ki kaybedilen bu yerler, onun bir müddet valilik görevi gereği gittiği ve duygusal bir bağ kurduğu topraklar olunca şairin üzüntüsü, tedavisi mümkün olmayan bir yaraya dönüşür. Bu kopuş karşısındaki hisler nazım-nesir karışık derlenmiş Firakı Irak isimli eserde vücuda gelmiştir. Bu duyguların en yoğun hali ise Dicle ve Ben şiirinde görülmektedir.

Osmanlı’nın en zor, en kara günlerini yaşadığı bir döneme yazılarını kaleme alan şair, Dicle ve Ben şiirinde Osmanlı’nın bölünüp parçalanmasından duyduğu üzüntülerin, hicranların sesini haykırmıştır. Valiliği esnasında gördüğü Irak’ın elden çıkması şairi oldukça etkilemiştir. Zira İngilizler, Dicle ve Fırat havzasını kontrol altına alabilmek için 1920’de Musul,Bağdat ve Basra’yı içine alan bir ülke oluşturmuşlardır. Ayrıca şair, Gizli Figanlar isimli eserinin başında “Vatanın her velvele-i sukutuna vicdanım bir feryat ile cevap verdi.” diyerek ülkenin içine
düştüğü hale kayıtsız kalamadığını ve kalamayacağını ifade etmiştir.

Üzerine çözümleme yapılan şiir metni, “Mâvi göklerle câ-be-câ öpüşen” dizesiyle başlar ve şiirde doğrudan ikinci tekil şahsa, yani Bağdat’a bir hitap vardır. Şiir, Nazif’in ve Anadolu’nun Bağdat’ın elden çıkması karşısında duyduğu üzüntüler, pişmanlıklar ve hayal kırıklıkları üzerine
kurulmuştur. Birinci dörtlükte ki mısralarda;

Mâvi göklerle câ-be-câ öpüşen
Mütefekkir duruşlu kubbelerin
Zîr-i sakfında titreyen ervâh
Ra’şedâr-ı semûmudur kederin

geçen ifadeler aslında şairin Bağdat’ın tek bir yönüne değil, birçok yönüne duyduğu bağlılık ve özlemi göstermektedir. Şehir, Anadolu’nun bir garip kardeşidir. Mimari yönden birçok değerli yapıyı topraklarında barındırır; fakat Osmanlı’nın ilgisizliği yüzünden sayısız saldırılara maruz
kalmıştır. Şair, Bağdat’ın kara talihine şahit olarak şehirdeki kubbeleri gösterir. Zira imar tarihi çok eski olan bu yapılar nice sıkıntılara göğüs gererek bugünlere kadar ulaşmışlardır, şimdi de atlattıkları badireleri insanlara göstermektedir.

Bir musibettir ehl-i İslâma,
Bir musibet ki hâriku’l-âde-
Yaşıyorken de..cân verirken de
Ağlarım ser-nüvişt-i Bağdâda.

Osmanlı’nın zor zamanlarında şiirlerini kaleme alan şair, çok sevdiği Irak’ın anavatandan ayrılışını Müslümanlık için bela, dert ve felaket olarak addetmektedir. Çünkü Irak ile Osmanlı’yı birbirine bağlayan faktörlerden biri de din bağıdır.

Kuruluşunu takip eden yıllardan itibaren her alanda hızlı bir gelişmeye sahne olan Bağdat III -IV. (IX-X) yüzyıllarda İslâm dünyasının en büyük şehri, en önemli ilim, kültür ve medeniyet merkezi haline gelmiştir. Bağdat’ta bizzat halife ve vezirlerin himaye ve teşvikleriyle kurulan
kütüphanelerde ilim, kültür ve sanatta en önde gelen simalar yetişmiştir. Bunun yanında kaynağını İslamiyet’ten alan tasavvuf akımının gelişmesi ve yaygınlaşması hususunda şehrin önemi fazladır. Sayılan bu hususların yanında Hanefi ve Hanbelî mezheplerinin doğduğu yer olan Bağdat’tan ayrılmak, şairin yüreğinde kapanması neredeyse mümkün olmayan yaralar açmıştır. Ona göre böyle hususiyetlere sahip bir kentin kaderi bu olmamalıdır.

Çehresinden uçan yetîmiyyet
Ufkuna olmamış mı hüzn-âver?
Yine bilmem güzel midir o kadar?
O mükevkeb, o muhteşem geceler!..

Önceki dörtlüklerde olduğu gibi yine şairin özlemi ile dolu olan bu dörtlükte de Irak, anavatandan ayrıldığı için yetim olarak ele alınmıştır. Irak’ın hali artık babasını kaybeden çocuğun hali gibidir ve Hârunürreşîd zamanına ait binbir gece masallarına kaynaklık eden şehrin (İslam Ansiklopedisi 6.Cilt, 1991: 279) bu duruma düşüşüne çok hüzünlenmektedir. Şiirin ilerleyen kısımlarında çocuğunu kaybeden babanın üzüntüsü ve evladına ilgisizliğinden pişmanlığı görülmektedir. Şair, bu dörtlük ile ileride karşılaşılacak ifadelere zemin hazırlamıştır.

Ey Irak’ın melîke-i nâzı,
Kalacaksak cihânda biz sensiz,
Yeryüzünde değil bu ömr-i zelîl,
Ahirette cinânı istemeyiz!..

Namık Kemal’den gelen, haykıran bir hitabet özelliği bu dörtlükte de görülmektedir. Nazlı kraliçeye benzettiği Irak’ın elden çıkmasını bir aşağılanma, bir rezillik gibi gören şairin, Allah’ın bu dünyada sıkıntılara ve musibetlere göğüs gerenlere cennet vaadine muhalif bir söylemde bulunduğu düşünülebilir. Zira o, Irak’ın anavatana bağlı kalmasını cennete tercih etmektedir. Oralar Cennet’ten daha yeğ gelmektedir.

O senin ufk-ı târmârında
Hıçkıran rûhumuzdur ey Bağdâd.
Aynı âğûş içinde birlikte
Geçen a’sârı etmek ister yâd:

Şiirin önceki dörtlüklerinde babasını kaybetmiş bir evladın hissiyatı dile gelmişti. Bu dörtlükte ise kardeşini kaybeden birinin feryadı mevcuttur.

Anadolu’dan, kardeş Bağdat’a sesleniş ve içinde bulunulan durumun arz edilişi görülmektedir. İki kardeşin ayrılması geride kırık kalpler bırakmıştır. Bağdat tarafından şöyle bir Anadolu semalarına bakılırsa bulutların bile insanların kalpleri gibi parça parça olduğu görülecektir.
Ayrıca şair, acısını bir nebze olsun hafifletebilmek için geçmişteki güzel günleri yâd etmek istemektedir.

Yed-i ihmâlimizde dörtyüz yıl
Kanadın, gizli bir ceriha gibi.
Bilmedik biz senin de kıymetini:
Derd-i millimizin budur sebebi!..

Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Bağdat’ın ayrılışı ya da zorla koparılışı esnasında takınılan lakayt tavırlara eleştirinin olduğu bu şiirin bu dörtlüğünde, Bağdat, uğradığı saldırılar karşısında
ağlamış, inlemiş zaman zaman ağıt yakarak Osmanlı’nın kendisini kurtarmasını beklemiştir. Ancak, ne zaman ki Bağdat elden çıkmış o zaman bu ayrılığın pişmanlığı belirmeye başlamıştır.
Nazif, kadirşinassızlık dolayısıyla Bağdat’tan özür dileyip, kendince günah çıkarmaya çalışmıştır.

Düşmanın zîr-i pâ-yı kahrında
Çırpınırken o belde-i hulefâ,
Söyle ey Dicle, ey mübârek nehr,
Şûh u lâkayd akar mısın hâlâ?

Geçme bî-his.. bu kimsesiz kavmin
İnkılâb et sirişk-i hasretine
Cânibeyninde yükselen şehrin
Yüz sürerken cidâr-ı ismetine

Süleyman Nazif’teki vatan anlayışı, vatan, tarih ve din gibi kavramların bir araya gelmesiyle olur ve şiirlere de bu bütünlük doğrultusunda yansır. Vatan toprağı onun şiirlerinde salt bir coğrafi mekân olarak değil, bunun yanında kutsiyet atfedilmek suretiyle yer alır. Ayrıca bu dörtlükte, nasıl ki bir anneye ait hususiyetler bir göbek bağı ile bebeğe iletilmektedir, aynı onun
gibi Anadolu’nun kederi de Dicle vasıtasıyla Bağdat’a ulaşmaktadır.

De ki: -Ey mefhar-ı semâ-yı Irak,
Yine islâm ilinde mâtem var,
Yolunur deste deste, her yerde
Kara bahtın gibi siyâh saçlar;

Nazif, Bağdat’ın İngilizler tarafından işgal edilmesi ile ağıt niteliğindeki bu şiiri kaleme almıştır. Şiirin bu dörtlüğünde; din, tarihe ait ortak birikim ve bu birikimlere eşlik eden ortak hislerin mevcut olduğu bu iki memleketin kopuşunun Anadolu’da estirdiği matem havası tasvir edilmeye çalışılmıştır. Doğu toplumlarında üzücü olaylar ardından uygulanan saç yolma geleneğine bu dörtlükte telmihte bulunulduğu görülmektedir:

De ki: —Sahrâlarında ey Bağdâd,
Sürülerle gezerse ceylanlar,
Beride mâteminle girye-nisâr,
Nice ceylan bakışlı gözler var!

Bilindiği üzere ceylan, kurak bölgelerde yaşayabilen, çok narin ve ürkek bir hayvandır. Her an av olma korkusuyla yaşayan bu hayvan etrafına şüpheci, endişeli ve korkak tavırlarla bakar. İşte şiirde geçen “ceylan bakışı” ürkekliği ve endişeyi karşılamaktadır. Şiirin üçüncü ve dördüncü mısralarındaki matemliler ve ceylan bakışlılardan kasıt Anadolu insanıdır.

Şairin, şiirinin onuncu dörtlüğünden itibaren Dicle nehrine kişilik verdiği görülmektedir. Onu, Anadolu ile Irak arasında elçi tayin etmiş gibidir. İki ülke arasındaki haberleşme ve duygu seli Dicle vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Süleyman Nazif, Dicle’den Anadolu halkının Irak’ı unutmadığını, bu ayrılık sebebiyle Anadolu’da da matem rüzgârlarının estiğini, Irak’a doğru hep mahzun gözlerle baktıklarını iletmesini istiyor.

Dicle, Bağdâd’a ninniler söyle,
O senin tıfl-ı şîr-hârındır,
Bunu târihe sor, unuttunsa;
Ebedî dâr-ı iftiharındır.

Aynı ufk-ı vatanda doğduk biz,
Beşiğim menba’ınla kardeşti…
Oralardan da geçti seyl-i belâ,
O da bilmem ne hâldedir şimdi?

Şiirin önceki dörtlüklerinin bazılarında da yine ortak tarihi değere atıfta bulunan şair, bu iki dörtlüklere gelindiğinde de kapılarını geçmişe açmış ve Bağdat ile Anadolu’nun nasıl şanlı bir geçmişe sahip olduklarını hatırlatmaya çalışmıştır.

Bir iken menba’ınla munsabbın,
Başka girdâba insibâb ettin;
Bu vefâsızlığınla kalbimizi
Münfail, muztarib, harâb ettin!..

Yatağında yabancı yokken hîç
Her düşündükçe sızlıyor ciğerim-
Verdin ağyâra en güzel yerini,
Sana ey Dicle, şimdi muğberrim!..

Süleyman Nazif, on üçüncü ve on dördüncü dörtlüklerde, Anadolu’nun uzunca yıllar bir parçası olan Bağdat’a, gösterdiği vefasızlıktan ötürü serzenişte bulunuyor. Bunca zaman nice zorluklara göğüs germiş olan bu memleketin, bundan sonra da aynı şekilde bir tavır sergilemesini beklerken, zıddı bir durumla karşılaşmak şairin teessürünü daha da ziyadeleştirmiştir. Bağdat, sanki Anadolu’dan ayrıldığı için o kadar da üzgün değil; bilakis bu ayrılığa çabuk alışmış gibi görünmektedir. İki diyarın da birçok ortak yönünün olduğunu hatırlatan şair, evladın ataya, kardeşin kardeşe gösterdiği vefayı, Irak’ta görememenin üzüntüsü içindedir.

Bilirim, sus, bizim de cürmümüzü!..
Belki senden daha günahkârız,
Onu ihmâl edip de dörtyüz yıl,
Şimdi bir başka müştekâ ararız.

Şiirin muhtelif yerlerindeki özeleştiri içeren unsurlar bu dörtlükte de mevcuttur. Anadolu ile Bağdat arasındaki diyalog da Nazif, Bağdat tarafının çektiği sıkıntılardan bî haber olunmadığını daha önce ifade ettiği gibi burada da dile getirmiştir. Ona göre yönetim zafiyeti bulunan Osmanlı, Bağdat’ın kıymetini bilememiş, onun sıkıntılı anlarında yanında olmayarak affedilmesi zor bir kabahat işlemiştir.

Yatıyor çöllerinde yüz bin genç…
Hepsi Bağdâd’a oldular kurbân-
Onların hûn-ı hârrı olmaz mı?
Cân yakan bir vesîle-i ğufrân!..

Şiirin son dörtlüğünde Irak’ın fiziki şartları okuyucuya tasvir edilmiş. Kutsallık atfedilen bu diyarın elde edilebilmesi için verilen mücadelenin kanıtı olarak da çöllerde yatan binlerce isimsiz şehit işaret edilmiştir. [1]

[1] Acerin