Recaizade Mahmud Ekrem Şiirleri-Ah Nijad!
Recaizade Mahmud Ekrem Şiirleri-Ah Nijad!

Ah Nijad! Şiirinin İncelemesi

Hasret beni cayır cayır yakarken
Bedenimde buzdan bir el yürüyor.
Hayalin çılgın çılgın bakarken
Kapanası gözümü kan bürüyor.

Dağda kırda rast getirsem bir dere
Gözyaşlarımı akıtarak çağlarım.
Yollardaki ufak ufak izlere
Yenin sanıp bakar bakar ağlarım.

Güneş güler, kuşlar uçar havada
Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler…
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır bir bekler?..

Can isterken hasret oduyla yansın
Varlık beni álil álil sürüyor
Bu kayguya yürek nasıl dayansın?
Bedenciğin topraklarda çürüyor!

Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek
Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijad’ım!

Recaizade Mahmud Ekrem

Ah Nijad Şiirinin Yazım Öyküsü

1899 yılında, İstanbul Büyükada Karanfil Sokağı’nda, iki odalı bir sayfiye evinde olay geçmektedir. Recaizade Mahmud Ekrem, eşi Güzide Hanım ile birlikte matemini sessizce burada yaşadı.

Önceleri cemiyet hayatından hoşlanan yazar, artık kimseleri görmek istemiyordu. Aksi halde 14 yaşında ölen oğlu Nijad’ın anısına haksızlık olacağını düşünüyordu. İstisnasız her gün ağlıyordu. Üç oğulları olmuştu: Emced, Nijad ve Ercüment. Oğlu Emced, bakıcısının dikkatsizliği sonucu 1.5 yaşında yatağa mahkûm olmuş; 20 yıllık yaşamı boyunca hiç konuşamadan vefat etmişti. Oğlu Nijad evin neşe kaynağıydı. Hareketli ve hep güler yüzlüydü. Edebiyata meraklıydı. Çok iyi resim yapıyordu.

Recaizade Mahmud Ekrem, oğlu Nijad’a tutkundu. Ona ayrı bir sevgisi vardı. Kuşkusuz diğer oğlu Ercüment Ekrem’i de seviyordu ama Nijad’ın yeri bambaşkaydı. Nijad yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayıp ölünce Recaizade Mahmud Ekrem yıkıldı; bir türlü toparlanamadı ve Büyükada’ya sığındı.

Ah Nijad Şiirinin Teması:

“Ağlarım âh u zârı pek severim”.
İşte, “ölüm” konusunun işlendiği “Âh Nijâd” şiirinin yazılış sebebi budur. Ölümün, yakınlarını -hele küçük yaştaki çocuklarını- kaybedenler için (özellikle anne ve babalar için) dayanılması zor bir hâdise olduğu temasını işleyen, “düşünce”den çok “duygu”nun (‘hasret’ duygusunun) ağır bastığı bu şiir, modern bir “mersiye” dir ve Ekrem’in ağıt estetiğini gösteren önemli örneklerden biridir.

Şiirde Şekil, Âhenk, Dil ve Üslûp

Şair, bu şiirin temelini, “tabiat, melankoli ve ölüm” üçlüsünün üzerine kurmuş; bunların üzerine biraz da “gözyaşı” ilâve etmiştir. Bu durum, “En güzel eserler, insanı ağlatanlardır” diyen Alfred de Musset ve Lamartine başta olmak üzere Fransız romantiklerinin şair üzerindeki etkisini gösterir. Şiirde dört gü’–iyal, fikir ve üslûp güzelliği) aradığını söyleyen ve bunlardan “his güzelliği”ni birinci sıraya koyan Ekrem’in şiir estetiğinin temelinde “ıstırap” vardır. Onun için, bu şiirde de görüldüğü gibi, hayat, bir melâl ve ıstırap alanıdır. Onun “gönlü hep ha-râb”dır (Şevki Yok’tan) ve sürekli ağlamaklıdır: “Andım o bî-vefâyı garîbâne ağladım / Geldi hayali dîde-i giryâne ağladım” (Yakacık’da Akşamdan Sonra Bir Mezarlık Ale-mi’nden). Zaten bu şiirin de yer aldığı ve Ekrem’in bu melankolisini geliştirerek hastalık derecesine vardıracak olan Servet-i Fünûncuların sanat düşüncesini nereden aldıklarını çok iyi yansıtan bir eserdir.

Konu, hem çok yüzeysel hem de halk edebiyatı ürünlerini andıran çok sade bir dille ele alınmıştır. Bunda şairin, küçük yaşta kaybettiği oğluna, yani bir çocuğa hitap etmesinin de rolü vardır. Burada hatip, muhatabına göre konuşmaktadır; zaten şiirin dili de bunun bir göstergesidir. Şiirde, deyimlere ve halkın konuşma dilinde kullandığı ifadelere de yer verildiği, bu bağlamda, dikkat çekmektedir: “cayır cayır yak-, kolu kanadı kırık ol-, gözümün nuru, kapanası gözüm, gözünü kan bürü-” vs.

1897’de, Ekrem’in de takdir ettiği Türkçe Şiirler adlı kitabı ile ses getiren ve pek çok şairi etkileyen Mehmet Emin Yurdakul’un, Ekrem’in bu şiirinin hem dili hem de vezninde etkili olduğunu söylemek mümkündür. Müzikalite değeri bakımından aruz veznini öven ve şiirlerinde kullanan Ekrem, bu şiirini ll’li (4+4+3) hece vezni ile ve diğer şiirlerinin aksine, çok sade bir dille yazar. Tanpınar, bu şiirin, Mehmet Emin’den sonra hece vezninin yeni şiirde ilk başarılı denemelerinden biri olduğunu söyler.

Halk edebiyatındaki şiirleri -özellikle de “koşma”yı- andıran, dörtlüklerle ve çapraz kafiye düzeniyle (abab cdcd…) kurgulanmış bu şiirde, tam ve zengin kafiyelerle birlikte redifler de kullanılmış ve böylece şiirin dış âhenginde kafiyeler ve rediflerden yararlanılmıştır.

Tam kafiye: pek – çek
Tam kafiye + Redif: yakarken – bakarken
Zengin kafiye: dere – izlere
Zengin kafiye + Redif: yansın – dayansm (Buna tunç kafiye de denir.)

Şiirde aliterasyon ve asonanslar ile de âhenge katkıda bulunulmuştur. Aşağıdaki mısralarda sıkça tekrarlanan k ünsüzü ile a,ıveu ünlüleri söylediklerimizi destekleyen örneklerden sadece biridir:

“Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım.”

Şair, şiirde, ikilemelere (“bakar bakar, çılgın çılgın, cayır cayır,ya…ya..” vs.) ve kelime tekrarlarına (“beni, bana, seni, sana, bu, bir” vs.) sıkça başvurur. Bu, şiirin hem anlamını hem de âhengini güçlendirmek için şairin başvurduğu bir anlatım tarzıdır. Şiiri düzyazıya yaklaştıran en önemli teknik olan anjambman, özellikle birinci dörtlüğün tamamında ve ikinci dörtlüğün son iki mısraında ve dördüncü dörtlüğün ilk iki mısraında kullanılmış; geriye kalan mısraların hepsi, kendi başına bir cümle olarak kurulmuştur.

Şiirde hitabet de vardır: “Ya gel bana, ya oraya beni çek / Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijad’ıml”. Ayrıca, kendisinden sonra gelen Servet-i Fü-nûncuların da en önemli üslûp özelliklerinden biri olacak olan duyguları -özellikle de hüzün ve ıstırap hâllerini- ifade ederken ünlem kullanımı, bu şiirin başlığında da “Âh Nijad!” da karşımıza çıkıyor.

Şiirin Muhtevası Açısından Ayrıntılı İncelenmesi:

Hasret beni cayır cayır yakarken
Bedenimde buzdan bir el yürüyor.
Hayâline çılgın çılgın bakarken
Kapanası gözümü kan bürüyor.

Şair, ölen oğluna duyduğu hasreti, tezat yoluyla ifade eder: Dıştan hiçbir şeyi yokmuş gibi görünse de şairin içi, oğlunun özlemiyle cayır cayır yanmaktadır. Aynı durumu, hayâlî bir sevgiliye duyulan özlemin verdiği ızdırabı anlattığı Yakacık’da Akşamdan Sonra Bir Mezarlık Âlemi adlı şiirde de görürüz: “Giryân idim fakat gözümde âzâde-i dümu’ / Yoktu lebimde nâle fakat nâle-kâr idim”. Buzdan bir el gibi insana soğuk gelen, onu ürperten “ölüm” den bedenen ve ruhen muzdarip ve şikâyetçi olan şair, oğlunun hayaliyle yaşar; her yerde onu görür ve sürekli ölümü arzulayarak ağlar. Buradaki “kapanası gözüm” ifadesi, yavrusuna kavuşmak için şairin de ölümü arzuladığını ve yaşamaktan artık zevk almadığını ifade eder. Dörtlüğün sonunda geçen “gözümü kan bürür” ifadesini ise, hem gerçek hem de mecaz (deyim) anlamını düşünerek, iki şekilde yorumlamak mümkündür: a) Ağlamaktan gözü kan çanağına dönmüştür; b) En sevdiği varlığını yitiren bir baba, ölüm karşısında isyan etme noktasındadır, imanı sarsılmıştır. Ancak, şiirin genelinde de görüleceği gibi o, ne kadar acı çekip üzülse de, kadere rıza gösterir ve isyan etmez. Bu noktada da, Hâmid’in Makber’ deki hâlinden aynlır.

Burada, tezat (cayır cayır yanmak X buzdan bir el) sanatının yanında “ölüm”ün yerine kullanılan “buzdan bir el” ifadesindeki istiare’den de bahsetmek gerekir. Hasretin şairi “cayır cayır yakması” abartılı bir anlatım olduğundan burada şairin mübalağa sanatından faydalandığını söyleyebiliriz.

Dağda kırda rast getirsem bir dere

Gözyaşlarımı akıdarak çağlarım.
Yollardaki ufak ufak izlere

Senin sanıp bakar bakar ağlarım.

Güneş güler, kuşlar uçar havada,
Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler..
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır, bir bekler?..

Şair, daha on beş yaşında ölen oğlunun acısını yansıtmak için, her iki dörtlükte de, fon olarak tabiatı ve canlılığı, hayatı simgeleyen bahar mevsimini ve ona ait unsurları (kır, güneş, çiçek, kuş, dere vs.) kullanır. Bu şiirde, oğlunun ölümünü şaire hatırlatan tabiat, romantik bir yaklaşımla ele alınmış; dış âlemin şairin üzerinde bıraktığı ya da uyandırdığı izlenimler, etkiler dile getirilmiştir.

Şair için, tıpkı Şevki Yok adlı şiirinde ifade ettiği gibi, baharın hiçbir tadı ve anlamı yoktur. Tam tersine baharın gelmesiyle birlikte tabiatın canlanması/uyanması, çiçeklerin açıp kuşların havada uçup ötüşmesi veya derelerin şırıltılı akışı, şaire, hayatının en canlı ve hareketli çağında ölmüş olan oğlunu hatırlatıp onun gözyaşı dökmesine sebep olur. Bu anlamda, yine bir ağıt olan Şevki Yok şiiriyle bu şiir, hem içerik hem de anlatım tarzı yönüyle büyük oranda örtüşür. Ancak, o şiirde tabiat da şairle beraber ağlar ve ıstırap çekerken burada farklı bir durum söz konusudur. Şair, üzgündür, mâtemdedir, melâl içindedir; ancak, onun aksine tabiat neşelidir, cıvıl cıvıldır. Şevki Yok! ‘ta, şairle birlikte matem yerine dönen, daha doğrusu şairin kendi hâlet-i ruhîyesine göre öyle gördüğü, kendi ruh hâliyle özdeşleştirdiği tabiat, burada neşe içerisindedir. Bu yönüyle, Kürsî-i İstiğrak şiirindeki Hâmid’in tabiat içindeki konumu Ekrem’inki benzeşir. Ancak, aynı şairin Şevki Yok şiirindeki şa-ir-tabiat ilişkisi, Servet-i Fünûncuların şair-tabiat ilişkisine zemin hazırlar niteliktedir.

Muhayyilesi zayıf olan Ekrem, bu nedenle manzumede, sadece tabiattaki varlıkları (dağ, dere, kuş, güneş, çiçek vs.) saymakla kalmış ve böylece, “günlük şeyler dünyası”nın dışına çıkamamıştır.

Güneşin gülmesine yani yeryüzünü aydınlatmasına ve bu ışıktan istifade eden rltki ve hayvanların canlılığına karşılık yerin altında, karanlıktaki yuvasında, hiç kimsenin koruyup kollamadığı oğlu yatmaktadır. Yine tezat sanatım başarılı bir anlatım tekniği olarak kullanan şair, burada “yuva” kelimesini özellikle yukarıda kullandığı “kuş” kelimesiyle ilişkilendirerek kullanmıştır. Kuşlar, yuvalarındaki yavrularını tehlikelere karşı koruyarak yalnız bırakmayıp özgürce uçarlarken şair, yerin altındaki karanlık (hapis veya hücre gibi) yuvasında yalnız yatan kendi yavrusunu oradaki tehlikelere (yılana, çıyana, böceğe vs.) karşı koruyup kollayamamak-ta ve bu da oğlunu çok seven bir baba olarak şairi çıldırtmaktadır. Bahar mevsiminin en önemli unsurlarından biri olan, sonsuzluk ve özgürlüğün simgesi “kuş” motifi ile ailenin simgesi olan “yuva” motifi, şiirde bireyselliği ve içe kapanmayı ön plana çıkaran Ekrem’in sanattaki takipçileri olan Servet-i Fünûncularda da çokça kullanılacaktır.

“Ağlamak” kelimesini çok seven Ekrem, oğlunun ölümü üzerine ne kadar üzülüp gözyaşı döktüğünü belirtmek için “kırda gördüğü bir dere”den bahseder. Burada niçin “ırmak”, “nehir” veya “akarsu” değil de “dere” kelimesini kullanır şair? Bunda, aynı dörtlüğün üçüncü mısraında kullandığı “izlere” kelimesiyle kuracağı kafi-ve endişesinin etkisi düşünülebilir; ama asıl sebep, “genellikle yazın kuruyan küçük akarsu” anlamına gelen bu kelimedeki “yazın kurumak (bir anlamda ‘ölmek’), küçüklük ve şirinlik” vurgusudur.

Takdîr-i Elhân’ındaki ifadeleriyle şaire göre, “Zerrâttan şumûsa kadar her güzel şey şiirdir: Ormanlarda kuşların hazin hazin ötüşü, derelerde suların latif latif çağlayışı, hattâ dağlarda kavalların garip garip aksedişi şiir olduğu gibi (…) ervaha nafiz ve müessir olan” her şey şiirdir. İşte burada da tabiatta gördüğü varlıklar, onun ruhunu/iç âlemini etkiler; ona bir şeyler hatırlatır ve onun hislerini harekete geçirir.

Şair, tezatlardan (hayatı veren unsurlar ile ölüm tezadı) yararlanarak duygularını daha etkili bir anlatım tarzıyla ifade etmeyi hedeflemektedir, “ağlamak, çağlamak, ak(ıt)mak, gözyaşı, dere” kelimeleri ile “dağ, kır, dere, güneş, kuş, yuva, çiçek” kelimeleri anlamca ilişkili birer küme oluşturduklarından bu kelimeler arasında tenasüp sanatı vardır, “güneş X karanlık”, “ağlamak X çağlamak”, “gülmek X ağlamak”, “dağ X kır” kelimeleri arasında da anlama güç katan tezatlar mevcuttur. Cevabı kendi içerisinde olan ve şairin kafasını sürekli kemiren istifhamlara da dikkat çekelim:

“Yalnız mısın o karanlık yuvada? / Yok mu seni bir kayırır, bir bekler?” Ayrıca, anlatımı etkili kılan kişileştirme sanatını da başarıyla kullanır şair: “Güneş güler ve çiçekler nazlı nazlı uyanır.”

Can isterken hasret oduyla yansın
Varlık beni alîl alîl sürüyor.
Bu kay gûya yürek nasıl dayansın?
Bedenciğin topraklarda çürüyor!

Yaşamaktan ziyade “süründüğünü” söyleyen şair, bu hasretin verdiği acıyla ölmek istemektedir; ancak ölüm onu almamakta, o da tüm bu acılı ve hasta hâliyle yaşamaya -hiç istemediği hâlde- devam etmektedir. Bezginlik içindeki şairin yüreğini yakan tek kaygı veya kafasını sürekli kemiren ve onu çok rahatsız eden en önemli şey, oğlunun küçücük bedeninin toprak altında çürüyor olmasıdır. Yerin üstünde her şey taptaze ve capcanlıyken onun zavallı oğlunun küçücük bedeni, toprağın altında çürümektedir. Bir babanın yüreği buna nasıl dayanır? Böylece, anlatımı etkili kılmak için şair, yukarıdaki dörtlüklerle bağlantı kurarak, burada da tezat sanatından yararlanır.

Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek
Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijad’ım!

Şair, bu ölümün kendisini çok sarstığını, oğlunun ölümünden sonra, yukarıdaki dörtlükte de belirttiği gibi, yaşama isteğini kaybettiğini, ruhen çöktüğünü belirterek oğluna seslenir: “Ey en değerli varlığım, gözümün nuru, ya sen buraya gel ya da beni oraya çek!” Çaresizlik, hayattan bezmişlik ve dünyaya küsmüşlük içerisindeki şair, bu psikoloji içerisinde asıl sığınılacak ve yardım istenecek mercii şaşırır.

Bir de şairin ilk dörtlükte kullandığı “Kapanası gözümü kan bürüyor” ifadesi ile şiirin son mısramm başındaki “Gözüm nûru” ifadesi, şiirin rastgele yazılmadığını gösterir. Gözünün nuru gidince şairin gözünü kan bürüyor ve hiçbir şeyi görmez oluyor.

Kaynak:ArşivBelge