Said Halim Paşa’ya Göre Doğu Ve Batı Toplumlarında Taassup

Said Halim Paşa'ya Göre Doğu Ve Batı Toplumlarında Taassup
Said Halim Paşa'ya Göre Doğu Ve Batı Toplumlarında Taassup
Son dönem Osmanlı sadrazamlarından biri olan Said Halim Paşa, milletimizin aydınları içinde çok önemli yeri olan bir mütefekkirimizdir. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın torunu olan Said Halim Paşa, 1864’te Kahire’de doğmuştur. Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce öğrenerek İsviçre’de yüksek öğrenimini tamamlayan Halim Paşa, çeşitli devlet kademelerinde bulunduktan sonra 1. Dünya Savaşı yıllarında sadrazamlığa kadar yükselmiştir.
 
Sadrazamlığı sırasında Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak mücadelesine de katılan Paşa’nın Meşrutiyet, Buhran-ı İçtimaimiz, Buhran-ı Siyasimiz, Buhran-ı Fikrimiz, Mukallitliklerimiz, İnhitat-ı İslam, İslamlaşmak, Taassub, 1. Dünya Savaşı’na Neden ve Nasıl Girdik? gibi basılmış eserleri vardır. Said Halim Paşa 6 Aralık 1921’de Roma’da bir Ermeni tarafından katledilmiştir. Paşanın niçin ve kimler tarafından katledildiği, günümüzde de meçhuliyetini korumaktadır. 

Doğu ve ban toplumlarının siyasi, içtimai ve kültürel yapısını derin bir vukufiyetle tenkit ve tahlil eden paşa, günümüzde, içinde bizim de yer aldığımız “batılılaşma” hadisesine bir “problem” olarak bakmıştır. Halim Paşa, batı medeniyetine karşı İslami hayat sistemini alternatif olarak göstermiş ve İslam’ın sadece bir “ibadet” dini değil, bütün bayan kuşatan bir sistem olduğu tezini savunmuştur.
 
Bu yazımızda biz, doğu ile batı arasındaki zıtlığa, ihtilafa, anlaşmazlığa sebep olan “taassub “ün ortaya çıkış şartlarını, tarihi gelişim seyri içinde batı taassubunun şeklinin değiştiğini fakat mahiyetinin aynı kalarak günümüzde de bambaşka bir veçheye büründüğünü Said Halim Paşa’nın görüşleri muvacehesinde açıklamaya çalışacağız.
 
Batının müsbet ilim meşalesine bir kıvılcım olan İslam, ilmin feyizli ışıklarını, henüz barbarlık devrini yaşayan Hıristiyan batıya saçarak, ilimlerin gelişmesine büyük tesir etmiştir. Fakat, Said Halim Paşa’ya göre, doğunun yerine getirdiği bu hayırlı vazifenin, iki toplum arasında ciddi bir yakınlaşma ve beraberlik vücuda getirmesi lazım gelirken, ban kilisesi, Hıristiyan kaygılarla vicdanları baskı altına alarak, buna mani olmuştur.
 
Said Halim Paşa, batının bu taassubi tutumunun neticesinde “batılıların yaptığı tahrip ve yağmalar, doğuda kin ve nefret uyanmasına sebep oldu. Batıdan gelen hiçbir şeye itimat edemeyen İslam alemi uzun bir müddet batının medeniyetinden de nefret etti. Çünkü doğu batıyı Haçlı orduları ve savaş kızıştırıcı papazları vasıtasıyla tanımıştı. Batı ise, doğuyu aynı haçlı orduları ve yağmacıların getirdiği malumatla tanır” açıklamasında bulunur.
 
Said Halim Paşa’nın yukarıda yapmış olduğu tesbit, islam aleminin kapılarını batıya geç açmasının, ilim ve teknikte ilerleyen Avrupa’ya ulaşamamasının önemli sebeplerinden birini ortaya koymaktadır.
 
Dini liderlerinin tesiriyle ortaya çıkan söz konusu ban taassubu, nesiller boyunca yayılan husumet ve fitne tohumlarıyla neşv ü nema buldu ve öyle ki, “Müslüman denince, batının nazarında zararlı ve aşağılık bir mahluk canlanıyordu. 
 
BATI TAASSUBUNDA KILIF DEĞİŞİKLİĞİ: SÖMÜRGECİLİK 
 
Avrupa, Rönesans ve reform ile bir zihniyet inkılâbı yaşayarak, ilim ve sanatta terakki etmiş ve kilisenin ezici tahakkümünden bir ölçüde kurtulmuştu. Halim Paşa bu konu ile ilgili olarak, Rönesans ve reformun batının doğuya olan taassubunda bir şekil değişikliğine sebep olduğunu, dolayısıyla taassubun dinilikten sömürgecilik anlayışına dönüştüğünü belirtmektedir. Böylece Said Halim Paşa, maddeci düşüncenin sonucu olan sömürgecilik fikrinin hızla gelişip şiddetlenmesinin, dini düşmanlıktaki azalmanın yerini fazlası ile doldurduğunu, azizlerin ve şövalyelerin yerini “müstemleke (sömürgeci) askerleri”nin aldığını; şimdi artık doğunun “Haç” adına değil, “Medeniyet ve İnsanlık” (!) adına tecavüze uğramakta olduğunu belirtir ve Müslümanların artık görünüşte dinlerinden dolayı hor görülüp hakarete uğramadıklarını, ama batının ihtiraslarının tatmini için gerekli pazar olarak görüldüğü, şeklinde bir açıklama getirir. Gerçekten de bugün sayılan elliyi bulan sözde İslam devletleri, imamesi koparılıp dağılan tesbih taneleri misali bir araya gelemezken batının ihtiraslarının tatmini için gerekli pazar metaı muamelesi görmektedirler.
 
“Hıristiyan inançlarındaki değişen hedef ilmi ve fenni gerçeklerden doğan yüksek hisler ve bunların eseri olan yeni inanç ve kanaatler, ruhbanların nüfuzunun sarsılmasına sebep olmuş, bunun yerini ilim adamı ve, filozoflardan meydana gelen yeni bir mürşitler topluluğu almıştır. Bu anlayış, kendi mensuplarına daha fazla saadet bahşedebilecek mi?” diyen Halim Paşa, bu fikirleriyle, batının doğuya karşı emperyalist mahiyete dönüşen taassubunun “ilim” haline getirilerek, İslam toplumlarının kültürel asimilesini sağlamak gayesini güttüğünü belirtmekte ve böylece aynı zamanda “Oryantalizm” e işaret etmektedir. Ayrıca, batının söz konusu yeni anlayışının insanlığa saadet getirip getirmeyeceği hususunda ise “İstikbal cevap verecektir”, diyen Said Halim Paşa’ya biz, “istikbal artık bugündür” deyip, şu mütalaada bulunabiliriz; hayır, medeniyetin beşiği olma iddiasını güden batı, insanlığa bu saadeti bahşedemedi. İnsan fıtratına zıt bütün suiistimallerin kaynağı oldu. Her türlü uyuşturucu müptelalığı ile kalbi karamış, ruhu sönmüş, aklı donmuş, tefekkürü kaybolmuş bir nesil ortaya çıkardı. Hayır, bu saadeti batı bahşedemedi. Bahşedemezdi de. Devamlı yıkan, tahrip eden ve gittikçe feyz kaynaklarını da kaybeden batıdan insanlık adına bir şey beklenemezdi.
 
KAVRAMLARDA TAASSUB
 
Said Halim Paşa, 18. ve 19. yüzyıllarda ilme ilahlık vasfı kazandıran pozitivist anlayışın, “Din”kavramına getirmiş olduğu mananın İslam’ın din anlayışından farklı olarak kuru, basit ve sathi olduğunu belirtmekte ve aynı sebeplerle yola çıkıp aynı hedefe yürüdüğü için batının “bütün dinler birbirine benzer” tezine hapsolduğunu, bu sebeple, milletlerin ilerledikçe dini duygunun tasfiye olacağı tezinin geçersizliğini savunur. Ve bu fikrini şu sözleriyle destekler: “Hıristiyan dünyasında müsbet ilmin gelişmesi, maddeci felsefi nazariyeleri ortaya çıkarmıştır. Bu görüşte olanlar, maneviyatı da maddi buluşlara ve felsefeye dayandırmak istemişler, bu ise Hıristiyanlığın nüfuzunu ve ona olan ihtiyacı ortadan kaldırmıştır. Bu durumu görenler, İslamiyet’in hala zayıflamamış olmasını Müslüman milletlerin henüz ilerlememiş olmasında buluyorlar. Biraz tanıdıkları Hıristiyanlık ile hiç bilmedikleri İslamiyet arasında rastgele benzetme yapmakla hüküm vermeye hak kazandıklarını sanıyorlar… Böylece İslamiyet ile Hıristiyanlığın din adı altında birleşmesi, onlar için ikisi hakkında aynı şeyleri düşünmeye ve kafi hükümler vermeye kafi geliyor. Bu gibi değerlendirme hataları, mefhum ve düşüncenin pek geniş ve müphem manalar taşıyan tabirlerle ifade edilmesinden doğmaktadır. Fakat bilginin ilerlemesi, zihniyet gelişmesi, zamanla bu gibi tabirlerin açıklığa kavuşmasını sağlıyor, mana farklılıklarını belirliyor. “Din”tabiri hakkındaki yanlış anlamada olduğu gibi” Böylece Said Halim Paşa, kavramların hakikatin birer yapıtaşı olduklarını, içi boş kavramların temelsiz binalara benzediğini anlatmakta ve Hıristiyanlık anlayışından çok farklı olarak İslamın din anlayışını şöyle açıklamaktadır:
 
“İslamiyet’in nazarında din, keyif ve arzuya bağlı olarak bazen yüceltilen, bazen hakir görülen hayali veya itibari bir şey değildir… İslam’a göre din, beşeriyetin maddi; manevi ve akli muvazenesini sağlayan ebedi kanun ve prensiplere karşı gösterilmesi gereken saygı yoluyla insanlığın saadetini bir hayal olmaktan çıkarıp, müsbet hakikat kılmaktır… Tek gayesi ise, insanoğluna hayır ve hakikatin doğru yolunda rehber olmak; sonsuz meçhullerle dolu fizik ötesi alemde şaşırmaya mahkum olan düşüncelerine istikamet göstermektir… Bu sebeple deriz ki; bir yaşayış tarzı seçmek insanların hayatlarının bir gereği oldukça ve gelişme istidatları bir inanç sistemine iman etmeyi mecbur kıldıkça en sağlam bir imanla bağlanacağımız din, ancak ve ancak İslamiyet olacaktır.”
 
SEBEPLERDE TAASSUB 
 
Said Halim Paşa, Hıristiyanların, İslam’ı Müslümanların geri kalma sebebi olarak göstermelerine karşı şu şekilde cevap vermektedir: “Böyle bir zanna kapılmak, bir Hıristiyan için tabii sayılırsa da, yanlış olmaktan kurtulamaz. Sadece Hıristiyan bilgi ve değer ölçülerinden ilham alınarak bu zanna düşülmüştür. Çünkü Hıristiyan toplumlar terakki yolunda ilerlerken karşılarına kendi dinleri çıkmış ve bu yüzden İslam aleminin geriliğini gören batılılar, hemen kendi ölçülerine göre kıyas ederek, bunun sebebinin din, dolayısıyla İslamiyet olduğunu söylüyorlar. Bundan dolayı İslam’ ın geri kalmamıza sebep olduğu hakkındaki kanaat boş, asılsız ve yanlış düşüncedir.
 
Said Halim Paşa, Müslümanların dinlerine olan bağlılıklarının batılılarca “taassub” olarak değerlendirilmesine de karşı çıkarak, bunu şu fikirleriyle reddetmektedir: “Dinimize gösterdiğimiz bağlılıktan dolayı bizleri taassubla itham etmeleri doğu-batı arasındaki husumet devam ettirmekten başka bir işe yaramaz. Görüyoruz ki medeniyetin beşiği sayılan batı, yanlış ve esassız kanaatlere dayanarak verdiği hükümlerin tabii bir neticesi olarak İslam alemine karşı kin ve düşmanlık beslemektedir Biz de batılılara karşı elbette güvensizlik ve nefret besliyoruz. Bizim bu halimizi onlar taassuba ve irticaya veriyorlar. Aksine biz, onların hakkımızdaki bu su-i niyet ve hislerine ve reva gördükleri muamelelere bakarak, üstelik gayet de insaflı düşünerek bu tavrı takınmaya mecbur oluyoruz; ve bizim batılıları dinlerinden, vatanlarından, hürriyetlerinden, mülklerinden mahrum kılmak gibi tecavüzkar bir emelimiz de yoktur. Doğu halkının batıya karşı bu düşmanlığı, meşru müdafaadan başka hangi sebebe dayandırılabilir?”
 
“İftira etmediğimizden emin olarak iddia edebiliriz ki Haçlıların zahmetini boşa çıkarmış, Hıristiyan yayılmasına ve batının “medenileştirme”(!) siyasetine daima set çekmiş olan İslami şahsiyeti ortadan kaldıramamış olmaktan doğan derin öfke ve nefret, batının doğuya olan düşmanlığının gerçek sebebidir. islam taassubu tabiri aslında Müslümanların Hıristiyanlara karşı husumetini değil; batının doğuya olan ezeli düşmanlığını ifade eder.”
 
“Bu satırları kaleme almaktaki maksadımız, aradaki kini ve düşmanlığı tahrik edip artırmak değildir. Kader icabı yan yana yaşamak zorundayız. Birbirimizi tanıyıp öğrenmeye de aynı derecede mecburuz. İki toplum arasında kurulması gereken güzel münasebetlere mani olan cehaletin ve bir takım yanlış fikirlerin giderilmesi maksadıyla bu satırlar yazılmıştır.”
 
Batının Müslüman doğuya karşı beslediği km ve nefret, hala bitmiş değildir. Geçenlerde bayrağımızdaki ay ve yıldızı çıkarmamızı teklif etmeleri, gerçek niyetlerini ve Müslüman doğuya karşı ne tür emeller içinde olduklarını gösteren ibretamiz bir vakıadır. 
 
Adnan Gül