Niyâzî-i Mısrî Kimdir?

Niyâzî-i Mısrî Kimdir?

Niyâzî-i Mısrî Kimdir? Yaşadığı dönemden bu yana tasavvuf ehlinin baş tacı ettiği 17. yüzyıl Türk edebiyatının önde gelen mutasavvıf şairlerinden olan Niyâzî-i Mısrî kendi ifadesine göre 1027/1618 yılında Malatya’da dünyaya gelmiştir. Safâyî ve Sâlim tezkirelerinde ve Ş. Sâmî’nin Kâmûsu’l-A‘lâm’ında Malatya’nın Soğanlı köyünde doğduğu belirtilir. Fakat kendi eserlerinde doğum yeri olarak Soğanlı’dan bahsedilmemekle birlikte Malatya açık olarak belirtilir.

Gibb ve bazı yerli araştırmacılar Malatya civarında Aspozi denilen yerde doğduğundan söz ederler. 17. yüzyıla ait sicil defterlerinde, tarihi kaynaklarda ve bugün bilinen coğrafî mekânlar arasında Malatya ve civarında Soğanlı diye bir yerleşim biriminin olmaması bu bilgiye ihtiyatla yaklaşmamız gerektiğini düşündürmektedir. Şairin divanında Aspozi adına yazılmış, oldukça etkili bir şiiri bulunmaktadır. Aspozi’nin bugünkü Malatya şehir merkezi civarının o dönemindeki yazlık olarak kullanılan yer olduğu, merkezde Niyâzî-i Mısrî adında bir mahalle ve caminin varlığı, son zamanlara kadar onun adına yapılmış bir tekkenin ve çeşmenin bulunduğu göz önüne alınırsa şairin Aspozi ile derin ilişkisi anlaşılmış olacaktır. [1]

Halveti Şeyhine İntisap

Niyâzî gençlik yıllarındaki tahsili sırasında sûfîlere muhalif olduğunu, meclislerine gitmediğini, ancak zamanla bu görüşünün değiştiğini ve bir Halvetî şeyhine intisap ettiğini, Nakşibendî dervişi olan babası Soğancızâde Ali Çelebi’nin bundan memnun olmayıp kendi şeyhine götürmek istediğini, fakat bu şeyhi kâmil bulmadığı için babasının teklifini reddettiğini söyler (Mawaidu’l-irfân, s. 47). Şeyhinin Malatya’dan ayrılmasının ardından zâhir ilimleri alanındaki öğrenimini sürdürmek üzere Diyarbekir’e giden (1048/1638), bir yıl orada kaldıktan sonra Mardin’e geçen Niyâzî bu iki şehirdeki âlimlerden mantık ve kelâm okudu. 1050’de (1640) Kahire’ye gidip Ezher medreselerinde ilim tahsiline başladı. Bu sırada oturmakta olduğu Şeyhûniyye Külliyesi’ndeki Kādirî Tekkesi’nin şeyhine intisap etti.

Abdülkādir-i Geylânî rüyasında zuhur etmesi

Adını vermediği bu şeyhin, ilim ve tasavvuf yolunda büyük bir gayretle çalışırken bir gün kendisine zâhir ilmi talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarikat ilminin kendisine açılmayacağını söylemesinden etkilenen Niyâzî (a.g.e., s. 48) ikisi arasında tercih konusunda kararsız kaldı. Abdülkādir-i Geylânî rüyasında zuhur ederek zâhir ilmini öğrenip onunla amel etmesini, tarikat ilmini ise bir mürşide ulaşarak elde edebileceğini, ancak kendisini irşad edecek kişinin bu şehirde olmadığını söylemesi üzerine üç yıldır ikamet etmekte olduğu Kahire’den şeyhinin izniyle ayrıldı (1053/1643). Mısır, Suriye ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerini dolaşıp 1056’da (1646) İstanbul’a gitti. Küçükayasofya civarında Sokullu Mehmed Paşa Camii Medresesi’nin bir hücresinde halvete girdi, daha sonra bir süre Kasımpaşa’da Uşşâkī Âsitanesi’nde misafir kaldı. Aynı yıl İstanbul’dan ayrılıp Anadolu şehirlerini dolaşmaya başladı. Uşak’ta Ümmî Sinan’ın halifelerinden Şeyh Mehmed Efendi’nin zâviyesinde iken Elmalı’dan Uşak’a gelen Ümmî Sinan’a intisap etti (1057/1647) ve onunla birlikte dergâhının bulunduğu Elmalı’ya gitti.

Dokuz yıl burada şeyhine hizmet edip seyrüsülûkünü tamamlayan Niyâzî 1066’da (1656) halife tayin edilmesinin ardından Uşak, Çal ve Kütahya’da irşad faaliyetinde bulundu. İstanbul’da başlayıp yayılan Kadızâdeliler hareketinin etkisiyle aleyhinde bazı dedikodular çıkınca 1072 (1661) yılı başlarında bölgeden ayrılarak birkaç müridiyle birlikte Bursa’ya yerleşti. Bu yıllarda Hacı Mustafa adlı müridinin kız kardeşiyle evlendi. Fâtıma ve Çelebi Ali adlı iki çocuğu dünyaya geldi. Kadızâdeliler zihniyetini sürdüren vâiz Vanî Mehmed Efendi’nin IV. Mehmed’le yakınlık kurarak ülkede semâ, zikir ve devranı yasaklattığı 1077 (1666) yılından sonra da faaliyetlerini sürdüren Niyâzî-i Mısrî, vaazlarında bu yasağa sebep olan Vanî Mehmed Efendi ile onun temsil ettiği zihniyeti sürekli eleştirdi. Mensuplarının giderek artıp zikir yaptıkları caminin yetersiz kalması üzerine Abdal Çelebi adlı bir hayır sever tarafından Ulucami civarında bir dergâh inşa edildi (1080/1669).

Sefere Hazırlık

II. Ahmed zamanında ordunun Avusturya seferine çıkacağı sırada 200 müridiyle birlikte sefere katılmak için hazırlıklara başladığı öğrenilince kendisine Bursa’dan ayrılmayıp hayır dua ile meşgul olması için bir hatt-ı hümâyun gönderildi. Ancak o, padişaha bir mektup yazarak bu isteğini kabul edemeyeceğini bildirdi.

Niyâzî’nin Tekfurdağı (Tekirdağ) yakınlarına kadar geldiğini öğrenen II. Ahmed, Silâhşor Beşir Ağa ile birlikte kendisine hediye olarak bir araba ve dervişlere dağıtılmak üzere önemli miktarda para gönderip kendisini Tekfurdağı’nda karşılamasını istedi. Fakat o bunları şiddetle reddetti. Edirne’ye ulaşmasının engellenmesi için gönderilen Mîrâhur Dilâver Ağa da Niyâzî’yi ikna edemedi. Bu arada Sadrazam Bozoklu Mustafa Paşa, Niyâzî’nin Edirne’ye gelmesi halinde sözlerinin halk ve ordu üzerinde etkili olacağını ve büyük bir fitne kopacağını ileri sürerek padişahı etkiledi.

Niyâzî’nin müridleriyle birlikte öğle namazından önce Selimiye Camii’ne geldiğini duyan halk camiyi doldurdu (26 Şevval 1104 / 30 Haziran 1693). Sadrazam, şeyh sürgün edilmezse büyük bir kargaşa çıkacağını söyleyerek padişahı tekrar uyardı. Bunun üzerine Kaymakam Vezir Osman Paşa ile yeniçeri ağası Abdullah Ağa, padişah tarafından davet edildiğini belirterek Niyâzî’yi camiden dışarı çıkarıp Limni’ye sürgün edildiğini kendisine tebliğ ettiler.

Ve Vefat…

Otuz kadar müridiyle birlikte tekrar Limni’ye gönderilen Niyâzî-i Mısrî ertesi yıl burada vefat etti (20 Receb 1105 / 16 Mart 1694). Kabri üzerine yaptırılan türbesi Sultan Abdülmecid zamanında onarılmıştır.

Niyâzî-i Mısrî, Halvetiyye’nin dört ana kolundan Ahmediyye’nin Mısriyye şubesinin pîri olarak kabul edilir. [2]

Hem şair, hem mutasavvıf olarak devrinde kendini kabul ettirmiş bir sanat adamı olan Niyazî-i Mısrî’nin vefatı zamanın aydınları arasında büyük üzüntü yaratmış, ölümüne birçok tarih düşürülmüştür. Bunlardan Bursalı İsmail Beliğ’in: “Ruh-ı Mısrî mahfel-î âlîye pervâz eyledi”; Bursalı İsmail Hakkı’nın: “Kutb olup Mısrî cihândan gitti yâ hû Hay diyüp”; Müstakimzâde Süleyman Sa’deddin Efendi’nin: “Bâl û perin açdı Mısrî adne pervâz eyledi”; Şair Nazîm’in: “Cân-ı ‘azîz-i Mısrî bir kumrî gibi uçdı” mısraları ilk akla gelenlerdir. [3]

Edebi Hayatı

Tasavvufî Türk edebiyatının en büyük mutasavvıf şair ve fikir adamlarından biri olan Niyazî-i Mısrî Yunus Emre tarzı şiir geleneğinin en önde gelen takipçilerindendir. Gerek divanında gerekse diğer eserlerinde fikirlerini, duygularını, tasavvufî düşüncenin yoğun, girift meselelerini herkesin anlayabileceği bir üslûpla, sade bir anlatımla ve Yunusça dile getirmiştir.

Eğitiminin önemli bir kısmını Arapçanın yoğun olarak kullanıldığı yörelerde yapan Niyazî-i Mısrî eserlerinin bir kısmını Türkçe, önemli bir kısmını da Arapça olarak kaleme almıştır. Arapça eserlerinde bu dile hâkimiyeti, vukufiyeti rahatça anlaşılmaktadır. Bu eserlerinin ekseriyeti onun tasavvufî görüşlerinin, düşüncelerinin tespitinden oluşmuştur ve okuyanlara bilgi vermek gayesiyle kaleme alınmış didaktik eserlerdir. Bu arada Arapça eserleri içinde Türkçe, Türkçe yazdığı eserlerinde Arapça kısımlar da dikkati çekmektedir. Şair şiirlerinde iki değişik mahlas kullanmıştır. Bir kısım şiirlerinde Niyazî mahlasını kullanırken bir kısmında da Mısrî’yi tercih etmiştir. Çok az da olsa mahlas kullanmadan yazdığı şiirleri de göze çarpmaktadır.

O, şiirlerinde hem hece veznini hem de aruz veznini kullanmıştır.

Tekke edebiyatımıza mensup çoğu şairde olduğu gibi Niyazî-i Mısrî’de de hem klasik edebiyatın, hem de halk edebiyatının biçim ve muhteva özelliklerini bir arada görmek mümkündür. O, şiirlerinde hem hece veznini hem de aruz veznini kullanmıştır. Aruzla yazılan şiirlerde en çok, halk şiirinde 15’li hece veznine tekabül eden fâ‘ilâ tün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün kalıbının kullanıldığını görmekteyiz. Bundan sonra en fazla kullanılan kalıp mefâ‘îlün mefâ‘îlün mefâ‘îlün mefâ‘îlün’dür. Niyazî’nin aruzu kullanmadaki performansı klasik şairlerden geri kalmamakla birlikte yer yer imale, zihaf gibi vezin kusurlarına da rastlanmaktadır.

Şairin aruzla yazdıkları daha fazla olmakla birlikte 25 civarındaki şiirinde hece veznini başarılı bir şekilde uyguladığı görülmektedir. Bu vezinle yazılan şiirlerinin bir kısmı dörtlükler halinde bend usulüne göre yazılmışken bazıları da gazel kafiyesinde, beyitler halinde yazılmıştır. Aruz vezninin kullanıldığı şiirlerin bir kısmı musammat gazel denilen ve hem kafiyeleniş, hem vezin itibariyle ortadan ikiye bölünebilen iç kafiyeli şekillerle yazılmıştır. Bu şekilde yazılan şiirlerin büyük bir kısmında beyitlerin ikinci mısralarının ikinci kısımları redif olarak karşımıza çıkar ki bu durum manzumelerin dörtlük (murabba) olarak tasarlandıkları intibaını vermektedir. Bunlarda son mısra genellikle mütekerrir-nakarat- mısradır.

Yunus Emre tarzı tasavvufî şiir geleneğinin en başarılı temsilcilerinden olan Niyazî’nin şiirleri kendi ifadesine göre “ilahî” formunda yazılmıştır. Dinî ve tasavvufî muhtevanın esas alındığı bu tür manzumeleri şiirlerinin nerdeyse tamamını teşkil etmektedir. Tasavvufî olmayan şiiri birkaç adedi geçmez. O, şiirlerinde Allah aşkını, sevgisini, Allah’ın sıfatlarını, isimlerini, vahdet-i vücud düşüncesini, Hz. Muhammed’e olan sevgisini, bağlılığını,insanın yaratılışının gayesini tasavvufî bakış açısıyla mısralara yansıtmıştır.

Onun şiirlerinin ana eksenini aşk oluşturur. Bu aşk derin, yoğun bir ilahî aşktır. Allah aşkıdır. Bu şiirlerinde Niyazî oldukça duygu yüklü, oldukça coşkuludur. Ruhunun derinliklerinde hissettiği dalgalanmayı, çalkantıyı, sarsıntıyı son derece lirik bir anlatımla dile getirmiştir. Bazı şiirleri adeta feryat gibi, çığlık gibidir.[4]

Eserleri

1. Türkçe

  • Divân
  • Tuhfetü’l-uşşâk
  • Süleymaniye Küt. Reşid Ef. 1218 numaradaki mecmua.
  • Mecmua-i Kelimât-ı Kudsiyye
  • Risâle fi’t-tasavvuf
  • Risâle-i Devriyye
  • Ta‘bîrâtü’l-vâkıât

3. Risaleleri

  • Risâle‐i Devriyye
  • Risâle‐i Es’ile ve Ecvibe‐i Mutasavvufâne
  • Risâle‐i Eşrâtü’s‐Sâat
  • Tabirnâme
  • Risâle‐i Haseneyn
  • Risâle‐i Hızriyye
  • Risâle‐i Arşiyye
  • Vahdetnâme
  • Risâle‐i İade
  • Risâle‐i Nokta
  • Akîdetü’l‐Mısrî
  • Risale fî Devrân‐ı Sofiye
  • Etvâr‐ı Seb’a

4. Şerhleri

  • Şerh‐i Esmâ‐i Hüsnâ
  • Şerh‐i Nutk‐ı Yûnus Emre

5. Mektupları
6. Ait Olduğu Söylenen Diğer Eser ve Risaleler

  • Lübbü’l‐Lüb ve Sırru’s‐Sır
  • Cenâb‐ı Hakk’ın her şeyi muhit olduğu hakkında risale
  • Elğâz‐ı Sofiye
  • Risale fî işareti’l‐vâkıât fi’l‐fatihati’ş‐şerîfe‐
  • Rısâle‐i usûl‐i târikat
  • Usûl‐i târikat ve rumûz‐i hakikat
  • Eşrefoğlu Rûmî’ye ait beyitlerin şerhi
  • Bir beyitin şerhi
  • Tefsir‐i duâ hakkında risale
  • Ahvâl‐ı tarîkat‐ı Hak
  • Tuhfetü’I‐Uşşak ve Tuhfetü’l‐Müştâk
  • El‐levâyih iî suâl‐i Şeyh Mısri
  • Güneşin mağribden nasıl doğduğu hakkında risale
  • Risâle‐i îman‐ı taklidi ve tahkiki
  • Ta’bîr‐i sadâ‐yı nâkûs
  • Risâle‐i fî tasviri’l‐ecsâm ve’l‐erhâm
  • Risâle‐i târîhiyye
  • Cüz‐i la yetecezzâ

7. Yazdığı Tefsirler

  • Tefsîr‐i sûre‐i Yûsuf
  • Tefsîr‐i innâ eradna’l‐emânete
  • Tefsîr‐i lem yekünıllezîne keferû‐
  • Allâhu nûru’s‐semâvâti ve’l‐ard—
  • Tefsîr‐i âyet‐i “İz kale rabbüke‐‐‐
  • Tefsîr‐i âyet‐i innallahe

Arapça Eserleri

  • Mevâidü’l‐irfân
  • Devre‐i Arşiyye
  • Tesbî‐i Kasîde‐i Bür’e (Bürde)
  • Tefsîr‐i Fâtihatü’l‐Kitâb
  • Mecâlis

Niyâzî-i Mısrî

Şiirleri

Bulan Özünü
Derviş Olan
Varidat
Derman Aradım Derdime
Uyan Gafletten
Vaiz
Kim Ki Candan Geçmez İse
Arzularsın
Bizi Anlayan
Gönlüm Sana
Bahr İçinde Katreyim
Hüda Davet Eder

Kaynakça:

[1] YeseviÜniversitesi
[2] İslamAnsiklopedisi
[3] YeseviÜniversitesi
[4] YeseviÜniversitesi