Bayram denilince hep mutluluklar sevinçler gelir ya akla…
Diğer çocuklar gibiydim bende bayramlarda.
Heyecanlı, umutlu, içi kıpır kıpır beş yaşlarında bir kız çocuğu
Kılıktı kıyafetti yepyeni elbiseler değil, insanların yüzlerindeki pırıltılı mutluluk, neşe ve telaştı güzel olan benim için.
Birde Kurban Bayramı denildiğinde ölümün hüznü…

Üsküdar’ da sokak tarafı iki katlı, arka bahçe tarafı üç katlı bir evde oturuyorduk.
Kapı girişi kocaman, solda tuvalet merdivenlerden çık sağ yanda oturma odası, solda devasa bir yüklük, karşıda koca bir misafir odası.
Annemin misafir odası izinle girilen odalardan. Aslan ayaklı kırmızı kadife koltuklar, aslan ayaklı ceviz yemek odası takımı devasa bir aynalı konsol yerde kırmızı bir halı…
“ Ah anne ahhh evi ala kızıla döşe. Bebişi orada büyüt. Demek ki neymiş? Kırmızıya düşkünlüğüm o günlerdenmiş. “
Merdivenlerden aşağı in içinde Golyat’ ı pişirsen ahanda böyle oda kadar davlumbazlı bir mutfak, iki kocamannn oda. Odaların içinde gizli saklı dolaplar filan.
Mutfak kapısından merdivenlerden bahçeye innice ayva incir bi de bi dolu ağaçların, mermer bilezikli kuyusunun ve taaa ilerde tavuk kümesinin olduğu kocaman yemyeşil bir bahçe.
Marazlı, üstelik küçük yaşta da babasız kalıp, ailenin tekne kazıntısı olduğum için benim sokağa bahçeye filan çıkmam yasak. Horoz tavuk gagalar düşerim bişi mişi olurum filan.
Hahhh ne diyordum.
Tamam tamam bayram kuzusunu anlatacaktım.
Şimdi tam tarihini bilemeyeceğim ama babamın ölümünden sonra olduğuna göre dört buçuk beş yaş civarında olmalıyım.
Bir gün annem bembeyaz ama gözlerinin etrafı siyah bir kuzu ( ya da koyun koçta olabilir. Aradaki farkı bilmiyordum. ) getirdi eve.
Ayyy ben bir mutluyum bir mutluyum. Yere göğe sığamıyorum. Benim karagözlü kuzum var.
Her dakika kuzumun yanındayım. Elimle otlar yediriyorum, leğene su taşıyorum içerken onu seyrediyorum. Sarılıp sarılıp öpüp sevip okşuyorum…
Misafir odasının penceresi bahçeye bakıyor ya. Sabahları ilk işim pencereye koşup kuzuma bakmak oluyor. Bahçeye çıkmadığım zamanlarda pencerenin iç pervazına oturup yukardan kuzumu seyrediyorum.
Ne kadar zaman geçti bilemiyorum. On gün, bir ay, beş ay…
Arife gecesi annem her bayram olduğu gibi kırmızı pabuçlarım, tafta elbisem ve çoraplarımı yatağımın yanına koydu.
Bayram sabahı uyandım.
Kıyafetlere kim bakar?
Ben mi? Yoookkkk.
Benim aklım karagözlü kuzumda.
Yataktan fırladığım gibi doğru misafir odasına pencereye koştum kiiii…………

Kuzumu iki elini bir ayağını birleştirip bağlamışlar gözlerine bembeyaz bir tülbent kapatmışlar adamın biri boğazına bıçağı sürtüyor, nasıl ama nasıl kan akıyor…
Sadece camı açıp kuzummmm diye çığlık attığımı biliyorum. Gerisini anımsamıyorum…
Sessiz ve uysal bir çocuktum. Ağlamazdım da asla kolay kolay.
Ama o gün annemin demesi hafif bir baygınlık geçirmişim. Sabahın köründen gece yarısına dek aralıksız ağlamışım.

Sanırım bayramı herkese zehir edip kurbanı burunlarından getirmişim.
Daha sonraki yıllarda bizim evde kurban kesil/emedi.

Annem dışarlarda bir yerlerde benim gözümden ve bilgimden uzak hallederdi o işi.
Konu komşu arasında annem yanılıp da evet kurban kestik derse gözler hemen bana dönerdi. Ama o kurbanın eti bizim eve giremezdi, en azından benim bilgim dahilinde.

Aradan geçti bunca yıl…
Çocuktum genç kız, anne, Ozinin Tülüşü oldum.
Hala Kurban Bayramı denildiğinde karagözlü kuzum gelir gözlerimin önüne.

Gözlerim dolar. İçim sızlar…

Bir kuzunun can havliyle çırpınan arka ayağı, boğazından fışkıran kan gelir gözlerimin önüne onu kesen adamın okuduğu dualar kulaklarımda sanki top sesleri gibi patlar.

Ve ben Kurban Bayramını hiç sevmem…

Kırmızı pabuçları da…

Tülay Tuncaboylu
20.08.2018